Gümrükte eşyalarımızın muayenesini bitirerek rıhtımdan sandala bindiğimiz vakit, çanta ve bavullarımızı vapura çıkarmak için bizimle beraber gelen İstanbullu bir genç hamal hayretle soruyordu:
“Beyim, bu yük gemisiyle nereye gidiyorsunuz? İzmir’e mi?
“Hayır, Avrupa’ya, Hollanda’ya gidiyoruz.
Muhatabım büsbütün şaşırdı. Rıhtımda sırayla dizili duran “Stella d’Italia”, “Medie II”, gibi büyük lüks yolcu vapurlarını göstererek:
“Bu güzel vapurlarla niye gitmiyorsunuz? Bunlarda her akşam muzika var, dans var” dedi.
Adamcağız bize lazım olanın bu olmadığını bilmiyordu. Senelerce süren nihayetsiz çalışmaların sinirlerimize yığdığı yorgunluk yükünü dağıtmak, aylarca rahatsızlıkla geçen uykusuz gecelerin gidişini değiştirmek, başımızı biraz dinlendirmek, bol bol deniz havası teneffüs etmek için bu şilebin rahat ve sakin yolculuğunu, lüks vapurların etiketli salon hayatlarına ve kısa bir deniz seferinden sonra saatlerce sürecek bir tren sarsıntısına tercih etmiştik.