Beklemesini onlar kadar bilen yoktur diye başlıyor Peyami Safa kitabına. Beklemenin en sancılı şey olduğunu anlatmak istercesine.
Kitap kim olduğunu öğrenemediğimiz bir gencin hastaneyi betimlemesiyle başlıyor. Ardından ana karakterimizin dizindeki hastalıkları anlatmasıyla devam ediyor. Romanın hasta bir çocuğun çektiklerini ele aldığını düşünmeye başladığımızda Nüzhet karakteri devreye giriyor ve romanın yönü ilk olarak burada değişiyor. Nüzhet'in evlenecek olmasının yazara çektirdiği ruhsal acıyı da bir süre okuyoruz. Ardından romanın yönü tekrar değişiyor ve ilk okuduğumuz halini alıyor yani hasta olan bir çocuğun yaşadıklarını okumaya devam ediyoruz.
Hastane odasını "Beyaz duvarlar, beyaz demir masa, beyaz dolaplar, beyaz örtüler, beyaz pamuklar, beyaz gömlekler… (sayfa 10)" diye betimliyor yazar. Bu kelimeleri okurken tüm bu beyazların ona ölümü -kefeni- çağrıştırdığını anlayabiliyoruz.
Yazar buradaki gibi bir çok yerde de ölümden bahsediyor. "Hâlâ yaşıyormuş gibi, işkence çekiyormuş gibi, hâlâ içinde duyguları varmış gibi. (sayfa 37)" , "Taze ve 'kadavra' kelimelerinin garip tezatı beni ürpertti. (sayfa 37)" cümleleri gibi.
Sadece ölüm değil aşk da sıkça gündeme getirilen bir konu. Yazar aşkı birkaç şekilde anlatıyor. Benim en beğendiklerim "Kırkını geçmiş insanların tecrübelerine sahip olduğuma inanıyorum, fakat hâlâ Nükhet'e olan aşkımı kendime itiraf edemeyecek kadar çocuktum. (sayfa 27)" ve "Birbirimize açıldıkça kapanıyorduk. (sayfa 28)" cümleleri.
Ana karakterimizin Nükhet'le yaşadığı aşkı "umutsuz bir umut" olarak yorumlayabiliriz. Hep bir umudu var bu aşka dair, tıpkı dizinin iyileşmesine olan umudu gibi, Nükhet'in Ragıp Beyle evlenecek olması ise umutsuzluk, doktorun dizinin kesileceğini söylemesi gibi. Her iki