Geçmişi ne kadar yoklarsam yoklayayım, imge kırıntılarından başka şey bulamıyorum orada. Onların neyi temsil ettiğini, birer anı mı yoksa kuruntu mu olduklarını bilmiyorum.
Her saniyenin üzerine titrer, her birini emip bitirmek isterim; hiçbir şey gözümden kaçmaz, her şeyi unutulmaz bir biçimde yerleştiririm gönlüme. Ne o güzelim gözlerin kaçamak sevecenliğini, ne sokağın gürültüsünü ne de neredeyse ışıyacak günün aldatıcı aydınlığını gözden kaçırırım. Ama dakikalar yine de geçip gider, durduramam onları, geçip gitmelerinden hoşlanırım.
Her an, ardındakini getirmek için çıkar. Her ana, bütün varlığımla sarılırım: Yerine başkasının konulamayacağını, biricik olduğunu bilirim fakat onu yitip gitmekten alıkoymak için bir şey de yapamam.
Farkında olmadan, her şeyden daha fazla bağlandığım bir şey vardı. Aşk değildi bu, Tanrı da, ün de, zenginlik de. Şeydi bu… Belli başlı anlarda hayatımın zor rastlanır, değerli bir nitelik kazanabileceğini hayal etmiştim.