Ardındaki çikolata renkli duvarın önünde, mavi pamuk gömleği göz kamaştırıyor. Bu da, evet bu da bulantı veriyor insana. Daha doğrusu bulantının ta kendisi bu. Bulantı benim içimde değil: Onu orada, duvarda, askıların üzerinde dört bir yanda hissediyorum. Kafeyle özdeşleşiyor; o bende değil, ben ondayım.
Gördüğüm bu yüzden hiçbir şey anlamıyorum. Başkalarının yüzleri anlam taşıyor. Benimki öyle değil. Güzel mi yoksa çirkin mi bunu bile söyleyemem. Yüzüme böyle nitelikler atfedilmesine şaşıyorum aslında. Bir toprak parçasına yahut bir kayaya güzel ya da çirkin demek gibi bir şey bu.
Başıma bir şey geldi, artık hiç kuşkum yok. Herhangi bir kesinlik ya da apaçıklık gibi değil, bir hastalık gibi belirdi bu. Sinsi sinsi, yavaş yavaş yerleşti; biraz tuhaf, biraz tedirgin hissettim kendimi, o kadar. Bir kez yerine yerleşince orada kıpırdamadan kaldı. Hiçbir şeyim olmadığına, evhamlandığıma nandırdım kendimi. Oysa şimdi dal budak salmaya başladı.
Şimdi kimseyi düşünmüyorum, sözcükleri bulmak için bile çabalamıyorum. Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş bir şeyler akıyor içimde: Dokunmuyorum, bırakıyorum gitsin. Sözcüklere bağlanamafığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık. Belirsiz ve hoş şekiller halinde belirip sonra kayboluyorlar, hemen unutuyorum onları.