Ben kimseden hoşlanmazdım. Ya aşık olurdum ya da nefret ederdim eskiden, ama şimdi bu orta şekerli lafları da öğreniyordum yavaş yavaş. Hayat, mütevazı duyguların mütevazı sıfatlarla anlatılmasından ibaretti. Sözünü kesmem gerekiyordu:
"Ama önce bir konuyu halletmeliyiz. Kaybolduğum yıllar içinde neler yaptığımı sormayacaksın. Çünkü anlatmaya hazır değilim. Eğer bir gün onlarla yaşamayı öğrenebilirsem, ben sana anlatırım, sen daha sormadan. Kabul ediyor musun, son on yılımı merak etmemeyi?"
Tabii kışkırtıcı bir paragraftı söylediğim. Hayatımın üçte birini sır olarak görüyor olmam pek hoş değildi. Ve Melis ürkebilirdi şartımdan. Ama gözlerimin rengi de, sokaktaki her adamda yoktu. Fazla düşünmeden yanıtladı. Gençti ve önemsemiyordu geçmişi çünkü gücünden haberi yoktu!
"Tamam. Anlaştık!" dedi. "Sen anlatana kadar ben hiçbir şey sormayacağım. Ama benim de senden bir isteğim var. Bana güvenmeni istiyorum. Lüten, hep dürüst ol bana karşı."
Çocuk saflığında başlayan ilişkimiz, küçük esnaf pazarlığına dönüşüyordu. Sen şu kadar ver, ben bu kadar vereyim! Aşkın mantıkla yoğrulduğu çelişkili bir dönemde yaşıyorduk. Tabii ki çıkarlar grafiği çizilecekti kalplerin yanına. Şaşırmamalıydım, yirmi üç yaşındaki kızın benden çok şey istemesine. Daha kendine güvenemeyen benden, kendisine güvenmemi beklemesi imkansıza yakın bir arzuydu. Ama yalan söylemek o kadar zor olmadı.
"Ben de senin gibi düşünüyorum. Birbirimize karşı hep dürüst olmalıyız. Ancak bu şekilde mutlu olabiliriz."