On beş dakika, kırk beş saniyedir yoktu… Kafenin her yerine bakmıştım. Çantasını alıp gitmişti. Belki de gitmek zorunda kalmıştı. İçilmeyi bekleyen çay, Zamansız adlı roman ve ben… Onu bekliyorduk.
Hep bir şeyleri bekleyen ruh halimiz bizi umut dolu canlılar haline dönüştürebileceği gibi bilmediğimiz bir yolda terk edilmiş bir halde de bırakabiliyordu.
"Uzun zamandır seni bekliyormuşum gibi hissediyorum..."
Sinan ile Eda’nın ilişkileri böyle başlamıştı. Sinan bu cümleyi o kadar inanarak söylemişti ki uzun bir süre ruhunda, yüzünde ve her daim dile getireceği sevgisinde taşıyacaktı.
Nezaket Hanım’ın havlamaları devam etse de artık rahatsız olmuyordum. Markete her gittiğimde Semra Teyze’nin kapısını tıklayarak eksiği gediği var mı yokluyor, Nezaket Hanım’a da adını sonradan öğrendiğim diyet mamasından alıyordum. İnsan her şeye alışıyordu…
…Cüzdanı çalıp çalmadığını ona hiç sormadım. Biliyordum ufacık bir güven, hayal etmeyi kolaylaştıran sıcacık bir umut bir çocuğun kalbine girdiğinde yabani tohumlar açmadan kuruyacak, yeni tohumlar büyümeye başlayacak, kimsede olmayan kokular ve renkler dünyaya saçılacaktı.