“Ancak, anlatacak hiçbir şeyi kalmadığında insan kendisi olmaya iyice yaklaşmış demektir,” derdi Şehzade. “Ancak, insan anlattığı şeylerin tükendiğine, bütün hatıraların, kitapların, hikâyelerin ve hafızanın sustuğuna ilişkin o derin sessizliği içinde duyduktan sonradır ki, kendi ruhunun derinliklerinden, kendi benliğinin sonsuz ve karanlık labirentlerinden kendisini kendisi yapacak kendi gerçek sesinin yükselişine tanık olabilir.”
“Acıklı ve sefil ve zavallı olanlara acıdığı için etkilenir insan,” derdi Şehzade. “Sıradan ve özelliksiz olanlardan, biz de sonunda onlarla birlikte sıradan ve özelliksiz olmaya başladığımız için etkileniriz,” derdi Şehzade. “Bir kişilikleri olanlardan, saygıyı hak edenlerden de, farkında olmadan onları taklit etmeye başladığımız için etkileniriz ve en tehlikelileri de aslında bu sonunculardır,” derdi Şehzade.
Çünkü bütün hayatı boyunca bir imparatorluğun tahtına oturmayı bekleyerek yaşayan herhangi biri delirmeye mahkûmdu zaten; çünkü aynı düşlerle bekleyen ağabeylerinin delirdiğini gören herhangi biri, zaten delirmek- delirmemek açmazına sıkışacağı için delirmek zorundaydı; çünkü insan delirmek istediği için değil delirmek istemediği ve bunu sorun ettiği için delirirdi; çünkü atalarının, büyükbabalarının tahta oturur oturmaz öbür kardeşlerini nasıl boğdurarak öldürdüğünü, bütün o bekleyiş yıllarında bir kerecik olsun düşünen her şehzade delirmeden yaşayamazdı artık; çünkü dedelerinden Üçüncü Mehmet’in padişah olur olmaz, aralarında meme çocukları da olan on dokuz kardeşini tek tek nasıl idam ettirdiğini herhangi bir tarih kitabından okuyan ve tahtına oturacağı devletin tarihini bilmek zorunda olduğu için, kardeşlerini bir bir öldüren padişahların hikâyelerini okumak zorunda olan her şehzade delirmeye mahkûmdu; çünkü sonu zehirlenmek, boğulmak, intihar kisvesi verilerek öldürülmek olan dayanılmaz bekleyişin bir yerinde, delirmek ‘Ben yarıştan çekiliyorum.’ anlamına geleceği için, ölümü bekler gibi tahtı bekleyen bütün şehzadelerin en kolay kaçış yolu ve en derin ve en gizli istekleriydi de; çünkü kendisini denetleyen padişahın muhbirlerinden ve bu muhbir ağını delerek şehzadeye ulaşan aşağılık politikacıların kumpaslarından ve tuzaklarından ve bütün o dayanılmaz taht hayallerinden kurtulabilmek için iyi bir fırsattı delirmek; çünkü tahtına oturmayı düşlediği imparatorluğun haritasına bir göz atan her şehzade, yakın bir zamanda sorumluluğunu üzerine alacağı ve kendi, evet, yalnızca kendi buyruklarıyla yöneteceği memleketlerin ne kadar geniş, ne kadar sınırsız, ne kadar uçsuz bucaksız olduğunu her kavrayışında deliliğin eşiğine gelmek zorundaydı ve bu sınırsızlık duygusunu
Şehzade Osman Celâlettin Efendi, bu topraklarda, bu lanetlenmiş topraklarda, insanın kendisinin olabilmesinin en önemli sorun olduğunu, bu sorun gereğince çözülmedikçe, hepimizin yıkıntıya, yenilgiye, köleliğe mahkûm olduğumuzu bilirdi. Kendisi olabilmenin bir yolunu bulamamış bütün kavimler köleliğe, bütün soylar soysuzluğa, bütün milletler yokluğa, hiçliğe, hiçliğe mahkûmdur derdi, Osman Celâlettin Efendi.