Gamze Özmen, Leyla ile Mecnun'u inceledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Rica ederim Burak Aksak.
“…Dizi bitmesine rağmen hala sevgisini bizden esirgemeyen, benim bile unuttuğum sahneleri bana hatırlatacak kadar dizinin takipçisi olan Leyla ile Mecnun seyircisine teşekkür ederim…”
Böyle demiş Başlarken kısmında Burak Aksak. Ben de ilk kısmını üzerime alındığımdan cevap hakkı doğdu.
Kitabı ilk aldığımda yarısından fazlasını okudum. Sonra da hemen bitmesini istemediğim için uzaktan bakıştık kendisiyle. Tabi bu bakışma birkaç saat sürdü çünkü iş çıkışı yine kaldığım yerden devam ettim. Yolda yürürken, merdivenlerden inerken, karşıdan karşıya geçerken bile bırakamadım elimden. Bütün bunlara rağmen eve de salimen varabildim.
İlk baskının günahı olmaz derim hep ama bir eksiklik var dayanamayacağım belirtmezsem. Lütfen değerli yayınevi çalışanları gelecek baskılarda kapağa aşağıda yazdığım uyarı yazısını kocaman puntolarla ekleyebilir misiniz?
DİKKAT! BU KİTABI TOPLU TAŞIMADA, ÖZELLİKLE AT KAFASI YAŞAMAYAN VE AT KAFASI YAŞAYANLARI ANLAMAYAN İNSANLARIN ARASINDA İKEN OKUMAYINIZ.
Ben çektim, gelecekte okuyacaklar çekmesin. Evdekiler ve iştekiler alışmış artık okurken gülme krizi geçirmeme, ' fiççiçu,fiççiçu, fiççiçu...' şeklinde ortalıkta dolaşmama fazla aldırmıyorlar. Fakat metrodakiler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Kitaba başlarken daha önce diziyi izlediğim için şimdi kitaptan aynı tadı alamazsam korkusuna kapılmadım değil. Neyse ki Burakcım Aksak yine kalemini konuşturmuş. Hem katıla katıla gülüp hem de hüngür hüngür ağladım mı? Evet. Kitap hem dizi ile birlikte hem de diziden ayrı mı? Evet.
Kitabı okurken eski bir dostla tekrar buluşmuş gibi oldum, diyemeyeceğim çünkü Leyla ile Mecnun'u hayatımdaki eskiler dosyasına koymadım hiç. Diziyi izlediğimden ve müptelası olduğum zamandan itibaren at kafasında yaşıyorum hayatı. En sevdiğim dizi nedir sorusuna vereceğim ilk cevap Leyla ile Mecnun. Böyle dizi kelimesini kullandım ama LİM benim için sadece bir dizi değil. Mecnun karakteri ile o kadar benziyoruz ki bir ara 'Acaba Burak Aksak beni mi anlatıyor, ben ne ara tanıştım ki beni anlatsın' tarzı sorularla beynimi yakıp paralel evren ve silinmiş hafızalar gibi çoook mantıklı(!) teoriler üretmişken Mecnun’un matematiğinin sıfırın altında bir seviyede olduğu benim de matematik sevdalısı bir insan olduğum aklıma geldi de gerçekliğe dönebildim çok şükür.
Dizinin müptelası olanların kendini kolayca bulabileceği, diğerlerinin 'üff ne var bu kadar abartacak' diyeceği bir kaç örnek vermek istiyorum: Ben bir zamanlar 'İstanbul Hanımefendisi Türkçesi' ile konuşurdum LİM den sonra soru eklerini cümlenin ortasına veya kelimenin tam göbeğine yerleştirmeye başladım. İnsanlarla konuşurken anlamadığım yerlerde 'Neağmiş' 'Nasııılll' demekten kendimi alamıyorum. Kendimi savunma amaçlı kurduğum ilk cümle: Aşkolsun ben öyle bir insan mıyım? Dizinin çekildiği yere gitmeye kalbim dayanmaz ama denizde isem karaya doğru, karada isem denize doğru mutlaka el sallarım. Etrafımda deli olduğumu düşünerek bana bakanları da umursamam. Babama 'İsmail Abiii' diye seslenip, bana seslenenlere 'hooopp' cevabını veriyorum. Para saymak benim için işkence çünkü hep 'yüs,yüs,yüs... ' diye sayıyorum ve saydığım para miktarı kafamdan silinip gidiyor. (Bir diğer sebep saydıklarımın hepsinin 100 lük banknot olmaması) Bunların çoğu istemsizce oluyor, LİM bir virüs gibi sızdı hayatıma ben de çok memnunum durumdan. Hala Bakırköy den beni götürmeye gelmediklerine göre herkes memnun hayatından.
Diziyi hiç izlemeyenler için eklemek isterim ki Burak Aksak ın LİM hikayesi, tanıtımı okuduğunuzda sanki Fuzuli nin efsanesine saygısızlık gibi görünebilir. İlk okuduğumda ben de 'Bu ne yaa dalga mı geçiyorlar koskoca Fuzuli ve Leyla ile Mecnun aşkıyla' diye düşünmüştüm. Ama absürd komedi bir diziye göre aşk o kadar naif, insan ilişkileri o kadar içten işleniyor ki, yaşadıkları absürt,sıradışı, olağanüstü, gerçekdışı olaylara rağmen karakterler o kadar bizden ve bizim gibi ki kendinizi kaptırıyorsunuz. Burak Aksak da bütün bunları kitaba şahane yansıtmış. Naçizane tavsiyem okutun, okutturun. Ben okudum, ben kahkaha atarak okurken arkadaşın da canı çekti. Böyle böyle yayılacak LİM virüsü. Hep zararlı ve kötü şeyler mi yayılacak dünyaya? Biraz da güzellikler hüküm sürsün dünyada.
Unutmadan son söz: O gemi bir gün gelecek!

Enes Engin, bir alıntı ekledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

En büyük hazinemiz aklımızdır
Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay (Sayfa 383)Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay (Sayfa 383)

Sevgi Farklı bişi:))
Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler.

Gençtiler, çok genç…

Birbirleriyle konuşacak Cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında.

Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında…. Sırf birbirlerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra…

Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu… Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar.

Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki…

Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü… Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca,

– “bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur” diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler…

– “Senin için ölürüm” derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam

– “hayır, ben senin için ölürüm” diye yanıt verirdi hep…

Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın,

– “Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak…” Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu,

– “Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma” mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı…

Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten… Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler.

Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı.

Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir Gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde “satılık” levhası asılı olan.

– “Ne dersin, bu evi alalım mı?” dedi adama.Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı…”

– “Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?” diye yanıt verdi adam.“Amerika’da ki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı… Kaç para olursa olsun! burası bizimdir artık…”

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında.

Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı. Ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı:

– “Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut…”

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir.Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama.

– “Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat” diye dil döktü boş yere…

Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği…

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken,

– “Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım” diye sözünü kesti arkadaşı.

– “O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya…”

– “Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları” diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı…

Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı…

Kocasının eskiden aynı Hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın…

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi.

İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden.

Kapıdan çıkarken,

– “Son bir kez kucaklamak isterim seni” diyecek oldu ama kadın,

– “Defol!” dedi nefretle…

İlk celsede boşandılar… Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı.

Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti… Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı.Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü.

– “Sen, buraya ne yüzle geliyorsun” diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı.

-“Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor.” dedi genç kadın.

Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:

– “Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir gün önce öldü.

Geçen yıl Amerika’da ki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını.Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi.

Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı.

Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi…Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta,

“Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem”diyordu…Sırayla okudu;

– “Seni çok sevdim”,– “Seni sevmekten hiç vazgeçmedim”,– “Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim.”– “Fakat benim için ölmeni istemedim”– “Şimdi bana söz vermeni istiyorum.”– “Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?”

Son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın… Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

– “Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım…”

Murat Ç, Biz'i inceledi.
14 saat önce · Kitabı okudu · 16 günde · Beğendi · 9/10 puan

Distopik eserlerin BABAsından merhabalar…! Yevgeni Zamyatin’in BİZ’i, bu türün miladı kabul edilir. O yüzden beklentisi çok olan, bu kadar ünlü olmasına rağmen ülkemizde az bilinen bir eserdir. Bu nadide eseri incelerken her zamanki gibi doğaçlama yolunu seçiyorum. Spoiler içermez ama çok şey içerir....!! ve Sonuna kadar okuyunuz... Lütfen...! :))

İnceleme için şöyle bir kurcaladım ve Dark Tranquillity - Live Damage Konser DVD’sini seçtim.. 2003 yılına gidiyor ve incelemeye hayat veriyoruz…

Hazırsanız başlayalım..! Aman Kahveyi eksik etmeyin..!

Kitabı okumaya başladığım andan itibaren birçok distopik ve bilimkurgu filmi zihnimde sahne aldı. Bu türü herkes sevmez çünkü konular farklı işlenir ve giyim kuşamdan tutun da, karakterler, konuşma tarzları mekanlar çok farklıdır. Her veri gözümün önüne geldiğinde kitabın zevki daha da artmaya başladı haliyle. Ben kitabı ikiye ayırdım. İlki anlatılanın ta kendisi, ikincisi ise kitap bittikten sonra Zamyatin’in Son Sözü…

Şimdi bir bilimkurgu filmi ya da dizisi hayal edin.. Genelde şöyle başlarlar, dünya yok oldu ve yaşam artık bitti. Yeni x bir gezegen bulundu yeni bir koloni kuruldu. Artık insanlık burada hayat bulacak. Geçmişten aldığımız dersler sayesinde, daha farklı bir uygarlık olacağız. Atalarımızın yaptığı o ilkel hataları yapmayacağız, her şey bir kurala tabi olacak, yemek saatinden önce yemeyecek, biz demiyorsak ilişkiye girilmeyecek, ikili ilişkiler kurulmayacak… vsvsvs. Böyle başlayan toz pembe hatasızlık, filmin ortasında bocalar, sonlarında ise farklı tat bırakır ağzımızda. Senaryosuna göre sonu da değişir tabi ki… (En son gözdemiz Yeni Blade Runner'dı)

Benim yakınlık kurduğum film ise Tom Cruise’un Azınlık Raporu filmi. Bu filmde suçlular, suç işlemeden bilgisayara bağlanmış üç kahin tarafından olasılıklar hesaplanarak belirlenir. Ve bu raporu alan ekip, olaya zamanında müdahale ederek, yaşanacak olan cinayetin ya da suçun önüne geçer. Lakin bu tarz durumlara insan eli değdiği için iş değişir. Ayrıca kahnlerin kararları bir olayın gerçekten olup olamayacağı ihtimalini tam olarak belirleyemez. İnsan her zaman kendisini etkileyen ve seçeneklerini değiştirebilen ruha sahiptir. Ne yapacağı kestirilebilir gözükse de bilinmez bir yapıdır. Bizim eserimizde her şeyi alt üst eden şey tamamen RUH. Ne olursa olsun, ister yapay zeka olsun, ister başka bir şey olsun. İnsani bir dokunuş ya da insandan bir etken var ise, o bir yolunu bulup, insanın o duygusal yapısını ortaya çıkarır ve devrime, karşı devrim uygular. Bu filmi izlediyseniz, hikayenin nasıl geliştiğini ve sonuçlandığını biliyorsunuz zaten. İzlemediyseniz ve bu tarz kitap ve konular seviyorsanız acilen izleyin. 2001 Yapımı olmasına karşın, asla hissettirmeyecek bir teknolojik kurgu ile yapılmıştır. Şimdi konumuza yani kitaba dönelim…

BİZ!! Yapmayız, Onlar yaptırırlar!
BİZ düşünemeyiz, Onlar Düşünürler!
BİZ hissetmeyiz, Zaten ne yapacağımız bellidir!
BİZ fikir yürütemeyiz, kurallar bellidir!
BİZ yazamayız, fikirler yasaktır!

Duygudan yoksun, kişilikten uzak, insani değerden mahrum bir yapıdır BİZ…
Tek Devlet… Bir integral inşa ediyor. Bu inşa edilen şey, tek çizgi, tek düşünce üzerinedir. D-503 ise bu yapıyı inşa eden Tek Devletin matematikçilerinden biridir. D-503’ün yazdıkları sayesinde, Zamyatin BİZ’i, BİZ’e ulaştırıyor. Bir kart al, akşam seçtiğin kişi ile birlikte ol.. Tek Devletin istediği saatte, istediği zamanda, istediği şekilde…. Devlet ister sen yaparsın.

Günümüz Dünyasında ki Devletler ve Toplumlar şu davranış şekillerine sahiptirler;

İstediğini giyemezsin,
Düşünce özgürlüğü vardır ama düşünceni söyleyemezsin,
Yanlışa yanlış diyemezsin,
Özgür bir yaşam seçemezsin,
Para kazanmak zorundasın, yoksa yaşayamazsın,
Adalet kavramı karşına çıkar ihtiyacın olduğunda bulamazsın,
Kendi tanıdıklarını kayırırlar,
Seni ayırırlar,
Güçlü ile güçsüz ayrımı vardır, güçsüzsen ezilirsin,
Eski şeyler giyersen ayıplanır, yeni şeyler giyersen sevilirsin,
İyi bir işin varsa gözdesindir, iyi bir işin yoksa fakirsindir,
Devletine bağlı olman sana yetmez, devlet sana bağlı değildir, devlet çoğula bağlıdır. Çoğul ses çıkarmazsa TEKİL tek başına ölür gider. Yeni bir çoğul doğar ve tekiller yine ölür gider.. Ne demişler Devlet bir sobadır...!

BİZ’e ait Tek Devlet tüm bunları kaldırır… Seni tek tip bir hayata mahkum eder. Ne yiyeceğine ne giyeceğine karar verir. Dışarıda ne kadar kalacağına, kiminle ilişki kuracağına, ne zaman yatıp ne zaman kalacağına karar verir! Tek Devlet seni sen olmaktan alıp, Sen olmayan bir makineye dönüştürür. Özünde ki Ruhu parçalar ve seni düşünemeyen bir varlık adında ki yokluğa dönüştürür…!

1920’lerde yazılmış bir kitaba göre oldukça yüksek seviyede ironi ve bilimkurgu içeriyor. Düşünemeyen toplumu himayesine almış bir devleti temsilen anlatılan hikaye günümüzde hala geçerliliğini koruyor. Yapılan bir çok filme alt yapı sağladığını söylersem yanlış bir tespit yapmış olmam. Tam olarak nokta atışı bir tespit olur. Bu kitabın ardından bir çok distopik eser çıkmıştır. Hatta yazarları, örnek olarak BİZ’i göstermiştir. Bunların en başından Ursula Le Guin ve George Orwell var. BİZ yüksek seviye de önemli bir eserdir.

Şimdi gelelim konunun işleniş, anlatılış ve hissediliş şekline. Öncelikle şunu söyleyeyim, uzun cümlelerde kaybolacak çok okur var ve sıkılma ihtimimalleri yüksek. Çünkü adı üzerinde türü distopya. Hayalinizin ve düşünce yapınızın oldukça geniş olması gerekmektedir. Karakterlerin adları, bir çok bilimkurgu filminden aşina olduğumuz şekilde kısaltmalar ve rakamlardan oluşmaktadır.

Yaptığımız her şeyin yasak ve kontrol altında olduğunu, kendi irademiz ile yapamadığımızı hayal edin. Ne hissederdiniz? Okurken bile canınız sıkıldı biliyorum. Bazı arkadaşlar daha iyi diyecek olmasın, insan zincir altında yaşayacak olursa çıldırır, delirir.. İnsanın ruhu bilinç ile yaşam bulur. Özgürlük insanlığın en temel ihtiyacı ve ruhunun gıdasıdır.

İncelemnin başında da dediğim gibi kitabı ikiye ayırdım demiştim. İlki kitabın konusu yani kendi ana teması, bir de Zamyatin’in son sözü…

Açıkcası kitabı beğendiniz ya da beğnmedniz.. Bir şekilde sonuna geldiğinizde sizi harikulade bir anlatımla, son bir gerçeklik süslüyor. Ve o on sayfa size ilaç gibi geliyor. Eğer kitabı yarım bırakmaya yani yüzüstü bırakmaya eğiliminiz varsa hemen bu son söz kısmını okuyun. En azından ana fikrin ve yazarın kendi dilimiz ve dünyamızdan, kendi ruhsal bilginliğinden yararlandırdığı bir sahneye kavuşmuş olursunuz. Açıkcası kitabın beni en çok sarsan ve kendisine hayran bırakan kısmı bu. Çünkü 2018 Yılındayız ve bir çok film / dizi izliyoruz. Artık bu düşünce yapıları 1920’lere ait bu kitaptan alınıp, çoktan yenilip içilmiş ve haliyle suyu sıkılmıştır. Bu son söz, Zamyatin'in bize sunduğu sarsıcı bir finaldir.

İncelememi toparlayayım.. Yine uzunca yazdım sanırım.. Bu kadar okuduysanız öncelikle teşekkür ediyorum.

HÜR doğduk, HÜR yaşayamadığımız dönemlerimiz oluyor, olacaktır. İnsanı kontrol eden Devletler, insanı özgürlük adı altında, tam tersi tutsak yaşatmaktadır. Aslına bakarsanız, özgürlük dediğimiz şey ilk insanların tattığı duygu ve yaşam şeklidir. Özgürlük budur. Bizim özgürlüğümüz ise, okuduğumuz kitaplar, gezdiğimiz sokaklar, giydiğimiz marka giysiler, taktığımız saatler/gözlükler, yaptığımız saçlar, bindiğimiz arabalar, yaşadığımız evler, zamanı geberttiğimiz avm'ler… Bizim özgürlüğümüz bu ve benzeri türevlerin çeşitleridir. Ama ilk insanların özgürlüğü gerçek özgürlüktür.

Biz Tutsak özgürleriz.. Bunu unutmayalım. Bu özgürlük, kitabın ana temasına baktığımızda toz pembe bir güzelliktedir. Kendi kontrolümüzün dışında yaşayacağımız bir dünya, BİZİ, BİZ olmaktan çıkarır…

İnsan, ona dayatılanı bilmeli, anlamalı, düşünmeli, fikir beyan edebilmeli, her şeye evet veya hayır yerine böyle olsa, şöyle olsa diyebilmelidir. İnsan düşünür… Düşünen insan üretir.. Üreten insan gelişir.. Gelişen insan neye ihtiyacı olduğunu bilir.. Bilinçli insan gerçek toplumu oluşturur.

Dayatılan değil, düşünebilen insanlar olun.. Sorgulayın, İtaat etmeyin.!!

BİZ olmak istiyorsak, Tutsak bir yaşam sürmeyin…!

İnanmayın yalanlara, kafanızın içindeki organı kullanın! ve üstelik, BEDAVA...!

Kesinlikle okuyun ve düşünün.. Herkese İyi okumalar dilerim…..!

Beyaz Testral, Korku'yu inceledi.
15 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Derin bir nefes alıp "tekrardan" yazacağım.. Tek tesellim çoğu cümlemi hatırlıyor olmam.. "Akan bir ırmakta bir insan iki kez yıkanamaz"'ı ilerde açıklayacağım ve evet yıkanmıyor! Bunu ikinci kez yazmaya mecbur olduğum bu incelemede tekrar test ettim..
Okuduğum yorumlara bakınca anlıyorum ki yazar, hepimizin içine bakıp yazıyormuş.. Bazen "Nasıl olur da bunu bilebilir?!" diye düşünüyorum.. Yazar o kadar iyi bir psikianalizci ki bu yüzden yazdığı her şey birer resmi belge şekllinde..
Bundan önce, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Olağanüstü Bir Gece gibi eserlerinde de beni yakalamıştı.. Kendisi şahane bir yazar..
Kitaba gelecek olursak.. Kadının, hiçbir şekilde bir şey hissetmediği bir adamla olan düzenli ilişkisi yalnızca yeni kazanılmış kötü bir alışkanlık olarak görülebilir, nitekim yeni alışkanlıklarımızı sevmek zorunda değiliz, onları sadece yaparız..
Yazarın burjuva dünyasından karakterleri seçiyor olması elbette tesadüf değil.. Bize anlatma istediği ruhsal doyumun, statü veyahut para pulla alınamayacağını, bazen en basit, değersiz bir şeyle bile ruhsal doyuma ulaşabileceğimizin altını çiziyor.. Olağanüstü Bir Gece'de bunu net bir şekilde görmüştüm..
Kadın, şantajcıyla karşılaşmayana kadar yakalanma korkusu yalnızca dilde hissedilen haz verici bir acı.. Hani olur ya çoğu insan zengin olunca bile çalar, sadece bunun hazzını yaşar.. Tıpkı onun gibi.. Sadece onun verdiği bir haz.. Şantajcıdan sonra korktuğu asıl şey soyut ve haz veren olan korku değil, somut bir gerçek. O zamandan bu yana gelişen ruh karmaşası..
Bana göre kadının korktuğu şey yanlış anlaşılmak.. Kadın, genç adamı sevmemesine rağmen onunla beraber olmuştur, hiçbir şey hissetmeksizin..Zaten çoğu yasaklar sırf haz verdiği için günah değil miydi?!.. Öte yandan kocasıyla bir sorunu yok. gayet yerli yerinde bir hayatı var.. Bunu açıklamaya çalışamaz bile! Elbet kocası bunu aşkla yaptığını düşünürdü.. İşte bu yüzden kadın kocasını aldattığını son sayfaya kadar itiraf etmedi.. hoş, kadın buna utanç demişti, kocasıysa korkudan oluşan bir utanç..
"Rahat battı." kelimesinin altını çizebilir.. İnsan psikolojisinde olmazsa olmaz bir şey depresyondur.. Uzmanlar "Hiçbir şey yolunda olmadığında mutsuzsanız bu normaldir fakat; her şey yolundayken mutsuz olmak ise depresyondur.." derler.. Olağanüstü Bir Gece'de de karakter hissizlikler içinde depresyondaydı.. Fakir insanların bu durum analizi belirttiğimiz gibi "Rahat battı.." oluyor :) Mesela daha önce duyduğum bir zina haberi de şöyleydi.. Kadın buranın köklü ailelerinden birinin gelini ve servis şoförüyle ilişkisi varmış.. Bu ilişki de kadının, aşığının yakmasıyla ortaya çıkmış, kızı gördüklerini aktarmıştı..
Bunu sebepleri arasında elbette sahip olduğumuz hayatın inceliklerini bilmemek.. Nitekim kadın kocasını daha önce çok yüzeysel tanıdığının farkına varıyor.. Bazen geri durup, Yukarıdan ve olayın dışından kişi kendini ve hayatını gözlemlemeli ki bu tarz hatalara düşmemeli.. Hayatımızdaki inceliklerin farkına sonradan varmamak adına bunu yapmalıyız..
Kitapta felsefe yapılacak bazı durumlar söz konusu tabi ve bunlardan biri de üç yıl önce işlenen bir suçun failinin aynı kişi olmaması durumu.. Aklıma Felsefe dersimiz gelmişti.. Hoca bir karikatürü yorumlamamızı istemişti.. Bilge "Akan bir suda iki defa yıkanılmaz." demişti ve hoca çoğu kişinin yorumlamasını istemişti.. Tatmin olmadığında dönüp benim yorumumu alırdı.. O günden beri düşüncem değişmemişti tabi.. Bir insan bir anı yalnızca bir defa yaşar.. Bunun en büyük etkeni zaman ve insanın ruh haliydi.. Su akmıştı.. Senin düşünce değişmişti.. Zaman ilerlemişti.. Aynı malzemeyle bile aynı keki yapmak mümkün değil.. Belki de bu yumurta ötekine oranla daha tazeydi veyahut süt bu sefer başka bir ineğinkiydi.. Suç işlerken de aynı kişi miydik?! Kadın suçu işlediğindeki haliyle şimdiki haliyle aynı kişi miydi?!
Kesinlikle aynı olmuyordu insan.. Basiret bağlandığı hiçbirimiz olduğumuz kişi olmuyoruz..
Kadının kocasının kadına olan tutumunu kadın her seferinde başka manalara çekiyor ve daha da şiddetli bir korku hissediyor çünkü kocasını tanımıyor ve nasıl bir ceza vereceğini kestiremiyor.. BU da kadını intihara kadar sürüklüyor.. Kadınlardaki en ölümcül şey zihindir.. Fiiller, failler toz olsa bile kadın zihninde suçunu hatırladığı an herkesin davranışına şüpheyle bakar ve samimiyetsizlik sezer.. Oysa ki bu gerçek değildir, affedilmiştir.. İşte korku, utanç ve üzüntü böyle bir girdaptı.. İçine düştüğünüz an sizi en dibe kadar çeker, orada boğuverir.. Girdabın yanına dahi yaklaşmamak gerek.. Depresyonda da bu böyleydi, sizi çektiğini hissettiğiniz an kaçmak, paranoyayı yenmek..
Kadının kocasının erdemine alkış tutmak istiyorum.. Karısını kurtarışı, bir bilinç uyandırması gayet soylu bir davranıştı.. Umulur ki başa gelmeden felaket uyanmayı.. Tavsiyemdir okuyun..

Sonra dedim ki “söz ver kendine”
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin.
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin.
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.
Öyle bir hayat yaşadım ki,
son yolculukları erken tanıdım.
Öyle çok değerliymiş ki zaman;
hep acele etmem bundan,
Anladım...

شيماء, İnsanın Dört Zindanı'ı inceledi.
20 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · 9/10 puan

yola çıkmak için,
özgür olmak için,
insan olmak için, çok güzel bir harita!

iranlı düşünür, sosyolog, dr. ali şeriatî’nin okumaya çabaladığım ilk kitabı. tam anlamıyla ‘oku’mak zaman alacak ve beni y’ol’da tutacak, zannımca.

kitap prof. dr. hüseyin hatemî tarafından çevrilmiş, onun tarafından açıklamalara yer verilmiş, daha anlaşılır olmuş. hüseyin hatemî türk akademisyen, yazar ve hukuk profesörü. istanbul ticaret üniversitesi’ndeydi en son.

kitap, ali şeriatî’nin konuşmalarının derlemesinden oluşuyor. başlarda müthiş bir detay ile ‘insan’ nedir, ne değildir, kimdir, kim değildir, insan sorun mudur, sorunun kaynağı yine insan mıdır? sorularına cevap ararken, düşündürtüyor ve sorgulatıyor epeyce.

insan olma ve insanlaşma sorununa önemle vurgu yapıyor. ‘beşer’ ve ‘insan’ ayrımını çok güzel açıklıyor. beşerin insan olmadığını, nasıl olmayacağını ve de nasıl olabileceğini uzunca, dikkatlice açıklıyor.
şöyle diyor:
“şu halde iki insan kavramı vardır: birisi dirim-bilim(biyoloji) konusu olan insan, diğeri ise şairin üzerinde konuştuğu, feylesofun söz söylediği, dinin ilgilendiği insan.”

yer yer ayetlerle, muhammed ikbal’in sözleriyle(hatemî’ye göre şeriatî ikbal’in etkisinde çok kalmıştır.), birçok feylesofun fikirleriyle anlatmak istediğini daha özenli ve anlaşılır anlatmış oluyor.

kitaba da adını veren “dört zindan”ı uzun uzadıya fakat sıkmadan, sorgulatarak, düşündürerek izm’lerle ist’lerle (çok sevmem de ben:) havada uçuşuyor izm’ler ve ist’ler) gayet anlaşılır güzellikte anlatıyor. zindanlar; sosyolojizm, naturalizm, historizm ve “kendi’m” zindanı. çok haklı tespitleri var. zindanları öz ve açık bir şekilde anlatıyor, nasıl kurtulabiliriz’in yollarını sunuyor. en çok dördüncü zindanımız olan kendi’m zindanı üzerinde duruyor. çok detayına girmeyeyim :)

beşerin insan olma sürecine güzel bir örnek var kitapta; bu ufak pasajla da sonlandırayım:

“halı dokumasında gözlerin ve parmak uçlarının dikkat etmesi gereken zevk inceliği, renkleri iyi tanıma ve ayırma ve birbirleriyle uyuşturma için gerekli ince zevk ve duygu, halının zarif ve sanatkârca nakışlarındaki güzellik, bütün bunları tanımaya başlıyor ve sonra dokuyorlar, yaratıcılıklarını tadıyorlardı. bütün bunlar ruhu o derece inceltiyor ve duygu veriyordu ki, belki kan dökmekten ve öldürmekten zevk alan adam, sanatla uğraştıktan bir süre sonra ruhsal bir güzellik kazanıyor, öyle ki kimi zaman bir arada oturup ben şiirler okumaya başladığımda, aynı adamın gözyaşları yavaşça süzülmeye başlıyordu.”

kendi zindanımızda kendimizin oluşturduğu prangalarla bağlandığımız özgürlük hayallerine devam mı?!

Muhammed Ahmet Tonkus, Medine Müdafaası'ı inceledi.
23 saat önce · Kitabı okudu · 38 günde · Puan vermedi

iSMAIL BILGIN'in basarili bir tarih eseri olarak hazirlamis oldugu ' Çöl Kaplani Fahrettin Pasa Medine Müdaafasi ' adli eseri basarili ,akici bir yaziyla
çok begendigim ve yakin bir zaman tarihini ilk defa böyle okudugum bir kitapdi.Kitabi okurken çok üzüldügüm gözümden yasalrin düstügü anlar oldu
Bir insan düsünün. Bir söz vermis. Verdigi söz de ; Medine'yi " Son mermi, son asker, son damla kan ve hatta son hurmaya kadar
savunmak"... Fahrettin Pasa verdigi sözü tutmus ve tek basina üstelik atesli hastalik geçirdigi halde, ölümüne bu ugrundan vazgeçmemis.Özellikle Fahrettin pasanin
su cümlesi beni gerçekten "Bayragim! Al bayragim, kizgin kumlarda yatan sehitlerim, gazilerim elveda! Efendimiz elveda! Ben gitmiyorum.
Götürüyorlar! Götürüyorlar! Vallahi götürüyorlar!".. Gerçekten okunmasini kesinlikle tavsiye ettigim kitaplardan bir kitap oldu .Ilk baslarda belki gözlerinizden
yaslar düsmücek ama sayfalar ilerledikçe sartlar agirlastikça , gelen çekirge sürüsünü yarisir gibi toplamaya basladiklarini görünce ,çekilen sikintilari ,
son damla kana dek , son mermiye kadar hatta son hurmaya kadar oldugunu anlayinca gözünüzden düsen damlalari fark edemiceksiniz..

Ecem İspir, Biz'i inceledi.
23 saat önce · Kitabı okudu · 11 günde · 10/10 puan

Distopya türünün babası Zamyatin'in "Biz" isimli kitabını az önce bitirdim. Kitapta cam kubbe içinde yaşayan sayıların (insanların) Velinimet adlı bir olgu tarafından yönetilmeleri, Korucular Meclisi adı verilen bir polis teşkilatınca denetlenmeleri anlatılır. Bu cam kubbe içinde herkes aynı saatte uyanmak, uyumak, çalışmak ve tek tip kimyasal yiyeceklerle beslenmek zorundadır. Cinsellik bile izne tabidir, ruh sahibi olmak hastalık sayılmaktadır. Özgür olmak mutsuzluk getirmektedir. Bu kitap, Çarlık rusyasında yıllarca yayımlanması yasaklanmış ve bu eseri sebebiyle sürgün edilmiş Zamyatin'in devrimci ve totalitarizme karşı olan kişiliğini ortaya koyuyor. Kitap konu itibariyle ağır bir kitap, sindire sindire okunmalı diye düşünüyorum. Son olarak kitaptan bir alıntıyla bitirmek istiyorum.

“Bu söylediğinin bir devrim olduğunun farkında mısın?”

“Tabii ki bir devrim, neden olmasın ki?”

“Çünkü bir devrim daha yapılamaz. Bizim devrimimiz en sonuncusuydu ve bundan sonra bir devrim daha olamaz. Bunu herkes bilir.”

“Sevgilim, sen matematikçisin… Söylesene, en son sayı hangisidir?”

“Bu saçma bir soru. Sayılar sonsuzdur, en sonuncu sayı diye bir şey olamaz.”

“O zaman nasıl oluyor da en sonuncu devrimden söz edebiliyorsun?”

Berke Can Turan, Kim Bulduysa Onundur'u inceledi.
Dün 13:19 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 9/10 puan

Yoğun dönemde kitap okumak kadar okuduğum hakkında bir şeyler karalamak da zor. Daha önce de belirttiğim gibi; okuduğum kitabın hakkını verememekten korkuyorum. Fakat King hakkında düşüncelerim az çok belli olduğundan böyle bir durum olursa üstadı gücendirmem diye düşünüyorum.

Bay Mercedes, King için çizgiden çıktığı bir roman değildi. Polisiye olduğu için King tarzının dışına çıkmış şeklinde yapılan yorumlar tam anlamıyla anlatamıyor kitabı. Evet genel olarak kaleminden akan doğaüstü olayları görmeye alışkınız King'in, fakat daha önce de çeşitli konular üzerine romanlar kaleme aldı. Her zaman verdiğim iki örnek de Esaretin Bedeli ve Yeşil Yol'dur. King, aklına yanan ampulü nasıl fikirleştirip işleyeceğini çok iyi biliyor. Bu yüzden yaptığı işte bu kadar iyi. Herhangi bir konuyu gerçek hayatta gözlemlediği herhangi bir durum gibi rahat bir şekilde aktarabiliyor. Gündemi, yazılan yeni romanları ve eskileri de iyi bilmesi zamanının ötesinde bir yazar olacağını bildiriyor.

"Kim Bulduysa Onundur", Bay Mercedes'in devamı niteliğinde. Devamı niteliğinde denmesinin nedeni, aynı hikayenin belli bir zaman sonrasında geçmesi. Konu ve kovalamaca bambaşka yollara sapıyor burada. Fazlasıyla yaratıcı ve tüyler ürpertici karakterler yaratmayı bilen King yine fikir olarak oluşturduğu karakterini zamanın akışı ile harmanlayarak ortaya muazzam bir kötü karakter çıkarıyor. İlk kitapta da durum böyleydi hatırlarsanız.

Sürükleyicilik açısından söylenecek söz zaten olamaz. Asıl hikayeye giriş yapma sürecinin uzun olması romanın akıcılığını sekteye uğratacak bir durum değil benim gözümde, hiçbir zaman da olmamıştır. Aksine, eserin girişindeki o bölüm, ilerleyen sayfalardaki birçok olayın aydınlanmasında büyük rol üstleniyor.

Her eser detaylı planlamalar üzerine yazılır. Fakat King bu işi bambaşka bir boyuta taşıyor. Kurgusunun gidişatını ince ve detaylı bir şekilde planlarken aynı zamanda karakterlerine ve onların geçmişlerine odaklanarak sağdan soldan kuşatıyor hikayesini. Romanın son sayfalarında neler planladığını ile ilgili hafiften göz kırpıyor zaten. Sırada var son düzlük. Hodges üçlemesi şu ana kadar gönlümü fazlasıyla kazanmış durumda. Son kitabıyla da bu durumu kat kat artıracağını düşünüyorum.