• Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık ...İlk defa bu türde bir kitap okumuş oldum.1k gerçekten çok farklı türlere yelken açarak kimi zaman ruhumuzu besliyor,kimi zaman da zihnimizi geliştiriyor.Yeter ki ön yargı denilen o kalın perdeyi aralamasini bilelim.
    Pencereyi açıp nefes aldıralım örümceklesmis kirli dusuncelerimize,katkıda bulunup ağlar örelim zihinlerimize .

    Esasen kitabın adı romanın özü şeklinde.Kevok ile Baz'in buluştuğu ,özlemini çektiği aşkın,muhabbetin derin sızısı.Bu uğurda cekilenler,aşkın aydinligina ölümün karabasan gibi çöküp tarumar etmesi,ışığını yutmasi.Hz.Mevlana diyor ya "dinlemekle" başlıyor İnsan olmanın hikayesi diye.Bu roman da öyle alelade bir aşk hikayesini konu edinmiyor tabiki .Tarihi küçük insan oykuleriyle okuyoruz neticede.Insanların hikayesine açılınca ,yasamlarina misafir olunca kendimize uzak düsmüslügümüzün mesafesini ancak o zaman ölcebiliyoruz.

    Ancak dinlersek karsimizdakinin derdini anlayabilir,empati kurabilir ,yaralarını sarabiliriz belki .Bu romanda da tum kapılar yüzlerine kapatilanlarin ,rızkı kesilenlerin,trenlere istiflenip çöllere sürgün edilenlerin ,yazın kavuran sıcağında su,su diye inleyenlerin,üst üste yigilan kalabaliklarla sıcaktan nefesi kesilenlerin ,evleri yagmalanlarin,
    katledilenlerin ,işkence görenlerin,tek çaresi kaçmak olanların,ölüme terk edilenlerin hikayesine sahit oluyorsunuz .

    Ne acı değil mi ..Yıllar geçse de hep aynı terennumu mirildanmisiz.Ölüme stranlar okumuş,yaşamaya ağıt yakmisiz.Anneler hep 'mala min' diye inlemis durmuş bağrından koparilanlara.Dilinden ve kimliginden dışlanan yavruları tembihlenmis sürekli.Birisi sorarsa yavrum nereli olduğunu söyleme sakın.Neden Anne? Sen beni dinle yavrum.Yaralı bir şekilde yaşamaya alistirilmis anneler elbette ki guvercinlerinin de canlarının incinmesini istememiş,sil baştan acının ,kederin hanelerinde tum yasanmisliklarina rağmen yeniden hortlatilmasina dayanacak takatleri kalmamış. Birileri özgürlüğü doya doya yaşarken ,birileri de kimliginden,
    dilinden,farkliligindan dolayı korkuyla hayat sürerek rahat bir nefes kapma peşinde.

    Ihmal edilmiş tedbirler var ve de çok geç kalınmış.Insanları ittikce,ötekilestirdikce ,nefret ettikçe ,kin kustukca,ince yerlerine dokundukça Jir gibi yüreğinde intikam tohumunun sehbal açmasına sebep olduk bizler de.En yakın arkadaşı olarak yanibasinda sürekli ölümü gören,sevdiklerinin sürekli ölümüne şahit olan ,nefret yudumlayan,yüreğine kan sicrayanlarin biriktirdiği öfkenin yansıması da elbette ki güllük gülistanlık olmayacaktır ,fırsatını bulduğu an pencelerini uzatıp misliyle karşılık verip intikamını alacaktır.Çözüm reçetesi belli aslında ama yeryüzünü kendisine mülk edinen Karun'lar,yaşam hakkı ellerinden alinip kendilerine tanrısal değer atfederek yaşanılan yeri mezara çeviren Kabil'ler kördügüme çevirdiler meseleyi.
    Akılla,firasetle,şefkatle farklılıklar kabullenilerek ,yok sayilmayarak hakları gözetilerek asilabilirdi diye düşünüyorum.

    İnsan meccanen yaratılmış.Burun kivirdigimiz,nerelisin cevabına olsuuunn onlar da insan cevabını aldığımız topraklarda dogabilirdik bizler de.Acının yüreği,anlamın da kelimeleri yırtıp geçtiği ifritten günler yaşıyoruz.Yaşanmışlıkların
    paylasilmislikların heder edilmesi,hak ve hukukun gozetilmemesi zorlaştırıyor İnsan olmayi.Bunun yanında güce tapanlarin gürültüsü tum sesleri bogsa da sorulmayinca ,sesi duyulmayinca daha bir derinlesiyor yaralar.

    Maalesef toplumu saran bu bulaşıcı sisten hepimiz nasibimizi aldık.Ayristik.Hepimiz Kardeşiz naralariyla kardeşi kardeşe kirdirdilar.Farklilliga tahammulumuz yok.
    Menfaatlerimiz söz konusuysa hal hatır sormaktan bile vazgeceder olduk.Bildiğimiz halde bilmezlendik,tanıdığımız halde gormezlendik.Olmayınca insanlar,yok sayilinca,kulak tikadikca ruhen darp edildi acımasızca.Aklen,kalben,vicdanen,fitraten fikren de ölüme terk edildi.


    “Geçen yılın kelimeleri geçen yılın diline aittir ve yeni yılın kelimeleri yeni bir ses bekler.” der T.S.Eliot .Bize dünü unutturacak, düne ait nefret ,ölüm,kan,kin,intikam gibi karanlık ne kadar kelime varsa dünde bırakmalı.Artık yeni şeyler söylemeli.Yaşamın ucuz olduğu ,bedel ödetilmedigi yeni kelimeler ,yeni sesler bir de.Evet haksızlıklara karşı verecek cevabın yoksa,sustukça ,mazeret urettikce sen de masum zannetme kendini lütfen? Elbet bir gün buluşacağız diye şarkılar soyluyorsak 'Bu böyle yarım kalmamalı ' için de görmek,duymak,akl etmek gerekmez mi ?


    Son olarak yazarın güçlü bir kalemi olduğu hissediliyor.Geçmişle bugünle olayı kurgulayip bulusturmasi,anlatıcı olarak romana dahil olması orjinaldi.Ancak betimlemeler,duyguların uzun uzun tasviri yordu beni.Haksızlık etmeyeyim betimlemeleri çok anlamliydi.Bir de insanların acıları,yaraları,yasadiklari noktasinda o insanlara hak vermemiz açısından kurgu doyurulmaliydi her ne kadar zihnimden tamamlamaya çalışsam da . Biraz da benden kaynaklanıyor olabilir çünkü inceleme yazma ve okuma isteğimin olmadığı bir mevsimdeyim şu ara.Bir de katilmayanlar olacaktır ama söz konusu ilişkiler,beraberlikler ve detaylı anlatımı da canımı sıktı açıkçası.Mahremiyetin bu kadar açık anlatılması tarzım değil maalesef.Yine de yazar tanınmaya değer diye düşünüyorum.


    Keyifli okumalar ...
  • 2008 ANKARA NUMUNE HASTANESİ

    Acil dahiliye servisi koridorunun tüm pencereleri sonuna kadar açılmıştı bu soğukta. Normalde hiç durmayan o koşturmacanın bir an bile eksilmediği o koridorda kimseler kalmamıştı. Hasta yakınları yüksek sesle söylenip duruyorlar,
    hastalarını hasta sandalyeleri ile bahçeye çıkarmak için izin istiyorlardı.

    Pansuman saatinin geldiğini gören
    doktorlar vizitten hemen sonra kendilerini dışarıdaki kafeteryaya atmış, hemşireler diğer hastaların odalarında pansumanın
    bitmesini bekliyorlardı. Zaten vizitte de o hastanın odasına girilmiyor, dosyası ile koridorda değerlendiriliyordu durumu. Yanındaki yatakta da kimseler kalamıyordu haliyle.

    Üst üste koyduğum yüz maskelerin arasına kokusu en yoğun olan dezenfektanı boşaltıp, öncesinden her bir ayrıntısını hazırladığım
    pansuman kutusu ile Ekrem Amca'nın odasına girdim. Acilden diyabetik koma ile yatırılalı üç gün olmuş, yeni yeni bilinci yerine geliyordu.

    Bir sabah, bir de akşam hayalet gibi bir iki dakika görünen huzurevi görevlisinden öğrendiğimize göre ziyaretine gelen
    kimseleri de yoktu. Felç sekeli yatağa bağımlıydı. Son bir aydır yemek yemeyi reddettiği için kan şekeri düşüşleri kontrol edilemez olmuştu artık. En son bilinci kapalı halde odasında bulunmuş, acile getirilmişti.

    Altı aydır yatağa bağımlı olan Ekrem Amca'nın sol kalçasında kocaman, yaklaşık irice bir el girebilecek genişlikte yatak yarası vardı. Yara yeri ülserinden enfekte akıntı katman katman, pisliğin herbir tonuyla akıyordu. Gri, siyah, yeşil ve koyu sarının iğrenç kombinasyonu. Görüntüsü bile koku duyusunu yitirmiş herhangi birine o iğrenç kokunun her bir ayrıntısı tattırabilirdi. O kadar kesif, o kadar iğrenç bir kokuydu ki yayılan etrafa, kokunun da bir işkence çeşidi olabileceğini ilk defa düşünmüştüm o gün.

    Adeta beynimin tüm damarlarını yoğunluğu ile tıkayıp felce uğratan, beynimin herbir hücresini toptan imha eden, o an burnumu koparıp atsalar bir kere bile pişman olmam diyebileceğim o iğrenç koku...
    Öğürmekten midemin katmanlarımın sıkıştığını, karın kaslarımın hamladığını, bir pansumana beş kez ara verip yanına koştuğum çöp kutusuna içimde ne varsa çıkardığımı, kusacağımı zaten bildiğimden hiçbir şey yemeden pansuman yaptığımı; sonrasında dışarı koşup, naneli sakızı sömürüp, envai çeşit kolonyalarla elimi defalarca çitilediğimi ve gün boyunca yemek yiyemediğimi hatırlıyorum yıllar sonra.

    Allahtan bilinci şimdilik yerinde değildi de o halimizi görmüyordu derken; ilk defa o gün üstüste taktığım maskelerimle, öncesinde içeride geçireceğim her bir saniyeyi hesaplamış halde yara yerini açmak için
    yaklaştığımda görmüştüm kabir misal simsiyah gözlerini. Her duygunun rengi vardır ya hani; kat kat pişmanlıklar altında kalmıştı sanki herbir hücresi de gangren olup ölmüştü bakışlarında. Evet gözlerindeki karanlık, pişmanlığın siyahıydı. Bulaşıcı, pis, ağır bir pişmanlıktı bu. Pişman oldum nedenini bilmeden herşeye; o gece nöbetçi olduğuma, bu gözlere şahit olduğuma, biraz önce düşüncesizce attığım kahkahalara...

    Bilinci açılmış, kendine gelmişti. Hızlıca ''Günaydın Ekrem Bey'' dedim panikle kabristan ziyaretine gelen dünya sevdalıları gibi. Ne sorduysam cevap vermedi. Muhtemel nerede olduğunu yeni anlamaya çalışıyordu. Ya da kendini anlatmak zorunda kalacağı, belki de minnet edeceği yeni birilerini görmenin tedirginliğiydi bu inatçı sukütunun sebebi.

    Ani bir kararla pansumanı ertelerken, kan şekerini ve insülin dozunu hemen ayarlamak için yemek isteyip istemediğini sordum.
    Günlerdir de yemek yememişti. Zira ne kadar erken yemek yemeye başlarsa, o kadar çabuk tedavisi düzene girer, o kadar çabuk taburcu olabilirdi. Israrım, defalarca sormam itiraf etmeliyim ki bu yüzdendi. O gün ve diğerleri yemek yemeyi reddeti Ekrem Amca. Az yemek yerse, az dışkılama ihtiyacı olacaktı ve o kadar az altı alınacaktı. O iğrenç yarayı daha az kişi görecek, o kadar az kişi söylenecekti. O kadar az kişi o şekilde bakacaktı gözlerine...

    Hayatımın en zor anlarıydı diyebilirim o pansuman saatleri. Ölmek isteyen o bakışların önünde bulantımı bastırmaya çalışmak, ona farkettirmeden bir bahane yanında öğürmeden dışardaki çöp kutusuna koşmak. Uçurum gibi geçen saatler...

    İşte o gün...Hızlıca kapatırken yaranın üstünü alabildiğim en az nefesle, sıkıca tuttu kolumdan EKrem Amca o zayıf bedeninden,
    kuru gövdesinden beklenmedik bir güçle.
    Ne yapıyorsun bile diyemedim kolumun acısına rağmen. Yarı fısıltı yarı inleme, yalvarıyordu adeta Ekrem Amca:
    -" Nolur kızım.. benim dualarım kabul olmuyor.. nolur dua et bana, Rabbim canımı alsın.. nolur!''

    Sessiz sessiz akan gözyaşlarının arasında saçmalayarak bir iki cümle hecelemeye çalıştım şaşkınlıkla:
    - ''Olur mu Ekrem Amca o nasıl söz? ... "
    - ''Nolur dua et...O'na zor değil... alsın canımı
    benim duam kabul olmaz, olmadı. Çünkü kırdığım bir gönül var benim .. Herşeyimi verirdim şimdi bir kere affettim demesi için...
    Onun affetmesi de yetmez belki, Rabbimin de hesabı varsa, o yüreğin sahibi ya..."
    ......

    İşte yıllar geçmişken, dedemin eski köy evinde kurcalarken çekmeceleri yıllar sonra.
    1978 tarihli bir takvim yaprağı eskimiş, sararmış; okudum tekrar tekrar:
    ....Hz. Davud (asm), ''Ey Rabbim! Her padişahın bir hazinesi vardır. Senin hazinen nasıldır ve nerededir? dedi.
    Rabbi şöyle buyurdu: ''Benim hazinem arştan yüksek, kürsiden geniş, göklerden daha süslü ve cennet nimetlerinden üstündür''
    HZ. Davud, ' Ya Rabbi, O nerededir?' diye sordu. Hak Teala şöyle buyurdu:'' Ey Davud! Benim hazinem kırık gönüllerdedir..''
    ....
    Gecenın üçü. Lambaların yanmadığı köyümün kapkaranlık gecesinde. Uçsuz bucaksız sema. Teleskopumla seyran ederken semanın süslerini; önceleri derdim kendime ''Rabbimin en büyük hazinelerinden
    olsa gerek şu koskoca gökyüzü? ''

    Aklımda takvim yaprağı ve hazineler hazinesini kaybetmiş, kayıp gitmiş, kaybolmuş Ekrem Amca'nın gözleri...

    Rabbimin hazinesi, biricik evi, sahibi olduğu gönlüme baktım bu gece ben. Ucu bucağı yok ki. Öylesine kalabalık...

    Affedemediğim karadelikler..
    Gönlümden yıldız misal kayıp kaybolanlar...
    Kuyruklu yıldızlar gibi gidemeyenler...
    Affını beklediğim güzel gönüller...
    Çook uzaklarda olsa da yörüngesinde nefes aldığım için hala yaşayabildiğim güneşim var bir de:)
    Çok kalabalık be...
    Bu kalabalığın içinde nefes alamıyorum sanki?
    Ben de karar verdim affetmeye.
    Ankara'dan giderken gönlümdeki yükü boşaltmaya.
    Affetmemek en büyük yük işte.
    Ey merhamet, hem ne güzelsin sen;
    af dilemeye de affetmeye de vesile...
  • İyi ya da kötü yoktur, fark vardır.
  • Son söz: Üç kuruş menfaat karşılığında değiştirilecek bir din, inancı temsil etmez. O bir metadır; üzerine ‘satılık’ etiketi konulmuşsa varsın gideceği yere gitsin!
    ~Alıntı~
  • BİZ AYRI DÜNYALARIN İNSANCIKLARIYIZ!!

    Dikkat! bu incelemedeki olay ve kişiler Dostoyevski'nin ilk kitabı İnsancıklar'dan ve "Yeşilçam"ın emektarlarından ilham alınarak yazılmıştır.

    Yeşilçam dedik çünkü Dostoyevski'nin bu kitabı yani İnsancıklar, gerek konusu itibariyle gerekse karakterlerin birbirilerine yazdığı mektuplardaki sözler ve son olarak başlarına gelen olayların zorluğu karşısında hayata tutunma çabaları ile bana adeta bir Yeşilçam klasiği seyrediyormuşum hissi verdi. Kitabı okurken de zihnim çok defa karakterleri Yeşilçam'ın usta oyuncularıyla bağdaştırdı.

    Peki kim? Sahip olduğu hangi özelliği sayesinde Yeşilçam karakterine büründü? Ya da hangi olaylar incelemeyi hazırlayan kod adı Bozdaglı adlı şahısa bu fikri verdi?

    Acaba kitapta Yeşilçam klişeleri de vuku buldu mu!

    Mercedes çarpması sonucu kör olan var mı? Ya da film boyunca flört edenlerin sonunda kardeş çıkmaları söz konusu mu? Ya da elinde gazozla öhööhööhö neyse oraya girmeyelim.

    Nerede kalmıştık, hehh! Ben size şu benzerlikleri anlatıyordum.

    Öncelikle kitap fakir ve öksüz bir kız olan Varenka ile onu himayesi altına alan uzaktan akrabası ihtiyar Makar'ın yürek burkan mektuplaşmalarını konu alıyor.

    Makar adeta MÜNİR ÖZKUL babacanlığıyla Varenka'ya elinden gelen bütün yardımı yapıyor, meteliğe kurşun atmasına rağmen Varenka'nın ihtiyaçlarını temin etmeye çalışıyor.

    Varenka ise AYŞECİK gibi genç ve acıları kızı, Münir abisinin yaptığı her yardımdan sonra mahcup oluyor ve mektubunda ona iltifatlar yağdırıyor.

    Kitap bu 2 ana karakterin birbirine karşı mektuplaşmalarıyla devam ediyor. Başkan, hani bize Yeşilçam dedin, nerede bu hikayenin kötü karakteri? Dediğinizi duyar gibiyim olmaz olur mu:)

    Ayşecik'in akrabası Federovna adlı cadaloz bir kadın var. Bu fettan karının yaptıkları saymakla bitmez tam bir ALİYE RONA, zamanında Ayşecik'in annesiyle babasının arasının açılmasını sağlamaktan tutun onu zengin bir kocaya kakalamasına kadar her şey...

    Bir de iyi bir kadın lazım hikayeye, bu görevi ise Ayşecik'in ev sahibesi Fedora üstleniyor. Hastayken Ayşecik'e bakan, ona her açıdan destek olan vs... Tam bir ADİLE NAŞİT efenimmm.

    Yan rollerde ise o miskin haline rağmen Makar'ı yani Münir'i(isimler de uyuyor yeni farkettim:) meyhaneye götüren, etrafta içkili içkili dolaşan Emelyan yani Sakar Şakir'den tanıdığımız ayyaş rolünde MARMARA KAZIM bulunuyor.

    Münir'in bu badbaht durumundan ötürü ona para yardımı yapan karakol komiseri olarak beklediğimiz fakat albay olarak karşımıza çıkan iyi adam da pek bir HULUSİ KENTMEN

    Ve dahi Aliya Rona'nın emriyle Ayşecik'in evine giderek ona bir takım sapıkça tekliflerde bulunan subay da pek bir Nuri Alço (dıttırı dırıdın dırıdın)



    Evet bunlar karakterlerdeki benzerliklerdi, peki olaylarlardaki benzerlikler hangileri?

    Münir Özkul'un o perişan haliyle, kötü elbiseleriyle tefeciden borç istemeye gittiği sahne ve tefecinin onu küçümseyip ona borç vermemesi... İşte kitabın o bölümünde "Bak beyim sana bir çift sözüm var" deseydi hiç şaşırmazdım.

    Bu kısmı fazla uzatmayalım Ayşegül ile evlenip, onu bu berbat durumdan kurtaran Bay Bıkov pek bir CÜNEYT ARKIN(Ah ulan!!! keşke o subayı dümdüz etseydi dediğinizi duyar gibiyim)

    Son olarak Dostoyevski de pek bir Ertem Eğilmez olmuş canlarımmm, Esen kalın.
  • Umeys’in kızı Esma’dan nakledildi. Dediki:

    Resulüllah (s.a.v) bir gün Hz. Aişe (r.anha)’nın evine girdi. Kızkardeşi Esma yanında idi. Üzerinde vücudunun hertarafını örten ve yenleri geniş bir elbise vardı. Resulüllah (s.a.v) onu görünce kalkıp dışarı çıktı. Hz. Aişe (r.anha) kızkardeşine “buradan uzaklaş Resulüllah (s.a.v) sende hoşlanmadığı bir şey gördü” dedi. Hz. Esma uzaklaştı arkasından Resulüllah (s.a.v) içeriye girdi.Hz. Aişe (r.anha) niçin kalkıp gittiğini sordu. Resulüllah (s.a.v) de elbisesinin yenini sadece parmakları görünecek şekilde ellerinin üzerine çekerek şöyle cevap verdi:

    “Kızkardeşini görmedin mi? Müslüman bir kadın şurasından başkasını gösteremez." (Mecmeu’zzevâid nr:4168)

    Usame b.Zeyd (r.a) nakletti. Dedi ki:

    “Resulüllah (s.a.v) Dihye’tül- Kelbi’nin kendisine hediye ettiği mısır kumaşlarından sık dokunmuş bir elbiseyi bana giydirdi, ben de onu hanımıma giydirdim. Resulüllah (s.a.v) daha sonra bana sordu: ne oldu Mısırdan gelen elbiseyi giymiyorsun? Dedim ki, ey Allah’ın Resulü ben onu hanımıma giydirdim. Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki, altına pijama türünden bir şey giymesini ona emreyle. Çünkü ben o elbisenin kemiklerinin hacmini belli etmesinden korkuyorum.” (Ahmet b. Hambel) müsned

    Ibn-i Abbas (r.anhuma)’dan dediki:

    “Resulüllah (s.a.v) kadınlardan erkeklere benzeyenlere, erkeklereden de kadınlara benzeyenlere lanet etti.” (Buhari nr:5751, ebu Davut nr:4098, Ahmet b.Hambel nr:3149, Nesei nr:9161)


    “Ümmetimin son dönemlerinde bir takım adamlar olacaktır. Erkekler gibi eğerlerin (bineklerin) üzerine binip cami kapılarına ineceklerdir. Hanımları ise giyinik uryandır, (giyinik çıplaktır), başları üzerinde arık deve hörgücü gibisi vardır. Onalara lanet edin. Zira onlar lanet olunmuşlardır.” (Ahmet b.Hambel - müsned nr.6786, Ibn-i Hibban sahih nr:5655-7347)


    Hz. Âişe'den rivâyete göre, bir gün Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ ince bir elbise ile Allah Resulunun huzuruna girmişti. Resulullah (s.a.s) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu:

    "Ey Esma! Şüphesiz kadın erginlik çagına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir." Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti." (Ebu Davûd, Libâs, 31). "Allah Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (İbn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, IV, 151, 218, 259)


    "Erkeğin avret yeri göbeği ile diz kapağı arasıdır." (Ahmed b. Hanbel, II/187). "Diz kapağı avret yerindendir." (Zeylai, Nasbu'r-Raye, I, 297).

    Sahih-i Müslim'de Ebû Hüreyre (r.a.} tarafından bir rivayette Peygamberimiz (s.a.s), giyindiği halde açık olan, yani ince ve şeffaf elbise ile dolaşan kadınların Cehennemlik olduklarını, Cennetin kokusunu bile alamayacaklarını bildirirler. (Müslim, Libas.-125.)

    Harbın oğlu Züheyr bana anlattı: Bize Cerir Sehl’den o da babasından o da Ebu Hureyre (r.a)’den nakletti. Ebu Hureyre (r.a) dedi ki:Resulüllah (s.a.v) şöyle buyurdu:

    "Ateşlik iki sınıf insan ki ben onları henüz görmedim. Yanlarında sığır kuyruğu gibi kamcılar olup insanları onlarla döven topluluk ve biri de bir takım kadınlar topluluğudur ki bunlar giyinik, çıplaktırlar. Görenleri yoldan saptıran ve kendileri de haktan sapanlardır. Başları bir tarafa sarkan deve hörgücü gibi olacaktır. Bunlar cennete giremiyecekler. Kokusu şu kadar, şu kadar yürüme mesafesinden alındığı halde, bunlar cennetin kokusunu da bulup alamıyacaklardır." (Müslim - sahih bab: libas ve’l- zineh hadis nr.3971)

    Alkame bin Ebi Alkame annesinin şöyle dediğini rivayet eder:

    "Abdurrahman'ın kızı Hafsa'nın başında, saçını gösterecek şekilde ince bir başörtüsü olduğu halde Hz. Âişe'nin huzuruna girdi. Hz. Âişe başından örtüsünü alarak ikiye katladı, kalınlaştırdı." (Muvatta', Libas:4)

    Hz. Ömer (r.a.) ise, cam gibi şeffaf olmasa da, giyindiği zaman altını iyice belli eden elbisenin kadınlara giydirilmemesi hususunda mü'minlere ikazda bulunmuştur. (Beyhakî. Sünen, 2:235)

    İmam Serahsî bu nakilden sonra, kadının giydiği elbise çok ince de olsa yine aynı hükmü taşır, şeklinde bir açıklama getirir. Daha sonra da, "Giyindiği halde açık" olan mealindeki hadisi kaydeder ve şöyle der: "Bu çeşit bir elbise şebeke (ağ) gibidir, örtünmeyi temin etmez. Bunun için yabancı erkeklerin bu şekilde giyinmiş bir kadına bakması helâl olmaz." (el-Mebsût, 10:155)

    "Kadın örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker." (Tirmizî, Radâ, 18).

    Hz. Âişe (R.anhâ)'dan nakledilen;

    "Allah Teâlâ erginlik çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez." (İbn Mace, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160) hadisi saçları da kapsamına alır.

    Hz. Âişe (r. anhâ) ilk başörtüsü uygulamasını şöyle anlatır:

    "Allah ilk muhâcir kadınlara rahmet etsin onlar; "Baş örtülerini yakalarının üstüne taksınlar..." (en-Nûr, 24/31) ayeti inince, etekliklerini kesip bunlardan başörtüsü yaptılar."

    Yine Safiyye binti Şeybe şöyle anlatır: "Biz Âişe ile birlikte idik. Kureyş kadınlarından ve onların üstünlüklerinden söz ettik. Hz. Âîşe dedi ki:

    "Şüphesiz Kureyş kadınlarının birtakım üstünlükleri vardır. Ancak ben, Allah'a yemin olsun ki, Allah'ın kitabını daha çok tasdik eden ve bu kitaba daha kuvvetle inanan Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nitekim Nûr sûresinde "Kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne taksınlar..." ayeti inince, onların erkekleri bu ayetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler eşlerine, kız, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan her biri etek kumaşlarından, Allah'ın kitabını tasdik ve ona iman ederek başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamberin arkasında başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar vardı." (Buharî, Tefsîru Sûre, 29/12; İbn Kesîr, Muhtasar, M. Alî, es-Sâbûnî, 7. Baskı, Beyrut 1402/1981, II/600).
  • Aslına bakılırsa o dönemin kişisel, psikolojik yaşamı ve yaşama isteği üzerine yazılmış en iyi romanlardan biridir. Kitaptaki tüm sözler özenle seçilmesi, o dönem içerisinde bu konunun en büyük sorun teşkil etmesinden ötürüdür. Peyami Safa, şark ve garp konusunu karakterler üzerinde mükemmel bir şekilde yansıtmıştır. Tabi ki gelin görün ki şu anda bazı uymayan mesajlarda vardır. Örneğin batılılaşmanın sadece kadınların savunduğu söylemi şu anki yaşama uymamaktadır. Son olarak söylenecek söz ise para pul şan şöhret rahat yaşam geçici olmak ile birlikte kalıcı tek şey huzurdur.