Ne var ki insan her zaman makul olamıyor elbette. Bazen de yasa taslakları yapıyordum örneğin. Cezaları iyileştiriyordum. Asıl olanın hükümlüye bir şans vermek olduğunu fark etmiştim. Binde bir şans, birçok şeyi yoluna koymak için yeterliydi. Mesela, içtiğinde hastayı (hasta diye düşünüyordum) onda dokuz olasılıkla öldürecek kimyasal bir bileşim bulunabilirdi. Hasta bunu bilecekti, bu şartla. Çünkü enine boyuna düşünüp her şeyi soğukkanlılıkla değerlendirince, giyotinin bıçağındaki kusurun hiç, hemde hiç şans barındırmaması olduğunu görüyordum. Kısacası, hastanın ölümüne kesin olarak karar verilmiş oluyordu. Bu kapanmış bir konu, sabit bir işleyiş, üzerinde uzlaşılmış ve tartışmaya açık olmayan bir anlaşmaydı. Olağanüstü bir durum olur da giyotinin bıçağı inmezse, baştan başlanırdı. Bu durumda asıl sinir bozucu olan mahkumun mekanizmanın doğru çalışmasını dilemesinin gerekmesiydi. İşin, bahsettiğim kusurlu yanının bu olduğunu söylüyorum. Bir yanıyla doğru bu. Ancak diğer yandan, iyi bir düzenlemenin bütün sırrının da burada olduğunu kabul etmem lazımdı. Kısacası, mahkum manen işbirliği yapmak zorundaydı. İşin pürüz çıkmadan yürümesi kendi yararınaydı.
Ruhumu yakından incelediğini ve hiçbir şey bulamadığını söylüyordu, işte böyle sayın jüri üyeleri. Aslında ruhumun hiç olmadığını, hiçbir insani duyguya sahip olmadığımı, hatta insanın ruhunu esirgeyen ahlak ilkelerinden bile yoksun olduğumu söylüyordu. ''Kuşkusuz,'' diye ekledi savcı, ''onu bundan dolayı suçlayamayız. Elde etme gücüne sahip olmadığı bir şeyden yoksun diye yakınamayız. Ancak bu mahkeme bağlamında, bir erdem olan hoşgörü bu davada sahneden çekilmeli, yerini adaletin daha zor erişilen ancak daha yüce erdemine bırakmalıdır. Özellikle de bu adamda gördüğümüz türden vicdansızlık, toplumu içine çekip yok edecek bir uçuruma dönüştüğünde.''