Yine de tutukluluğumun başlarında, en zoru, özgür insanlar gibi düşünmekti. Mesela kumsalda olmayı veya denize doğru yürümeyi arzuluyordum. Tabanlarımın altında ilk dalgaların sesini, vücudumun suya girişini ve bunun bana verdiği rahatlamayı hayal edince, birdenbire hücremin duvarlarının üzerime üzerime geldiğini hissediyordum. Ancak bu birkaç ay sürdü. Sonrasında sadece mahkumlar gibi düşünmeye başladım. Avluda yaptığım günlük yürüyüşü ya da avukatımın ziyaretini bekler olmuştum. Zamanımın geri kalanında gayet iyi idare ediyordum. O zaman sık sık, beni kuru bir ağacın kavuğunda, başımın üzerindeki çiçekli gökyüzüne bakmaktan başka bir meşgalem olmadan yaşamaya zorlasalar buna da usul usul alışır, yaşar giderim diye düşünüyordum. Nasıl ki burada avukatımın tuhaf kravatlarını görmeyi bekliyorsam, başka bir alemde de Marie'yi kucaklayıp sımsıkı sarılmak için cumartesileri sabırla beklemişsem, kuşların geçişini ya da bulutların gökte karşılaşmalarını da öyle beklerdim. Oysa şöyle bir düşününce, kuru bir ağaç kavuğunda yaşamıyordum. Benden daha acınacak olanlar vardı. Annenin düşüncesiydi bu;
İnsan eninde sonunda her şeye alışır, diye tekrarlar dururdu sık sık.
Tutuklandığım gün, beni önce -çoğu Arap- bir sürü tutuklunun bulunduğu bir odaya kapattılar. Araplar beni görünce güldü. Sonra ne yaptığımı sordular.
Bir Arap'ı öldürdüm dedim, sesleri çıkmadı.
Ardından dikkatli dikkatli ve biraz da hüzünle yüzüme baktı. ''Sizinki kadar katılaşmış bir kalbe daha önce hiç rastlamadım. Karşıma çıkan suçlular bu ıstırap simgesi önünde hep ağlamışlardır,'' diye mırıldandı.
Hayatınızda bir değişiklik yapmak hoşunuza gitmez mi, diye sordu. Ben de insanın hayatını hiç değiştirmediğini, her hayatın az çok aynı olduğunu, buradaki hayatımdan hiç şikayetçi olmadığımı söyledim.