Gecenin karanlığına karışan bir sessizlik var bu topraklarda. Oysa o sessizlik, içinden yükselen çığlıkları boğmaya yetmiyor. Hayatın en narin çiçekleri, en masum yürekleri… Ne oldu da bu topraklar onların mezarı oldu?
Bir anne, evlatlarına masallar anlatırken, karanlık bir gölge kaplıyor huzur dolu evleri. Korkunun adı var artık; adı şiddet, adı nefret, adı cehalet. İnsanlar, her adımda tedirgin; sokaklar onların değil, evler bile güvenli değil artık. Kendi evinde, kendi dünyasında tutsak edilmiş bir canın gözyaşları dökülüyor bu toprağa.
Çocuklar ise oyunlar oynamalıydı; mutluluğun resmini çizmeliydi kalpleriyle. Ama onların da masumiyetini çaldı bu karanlık. O küçük ellerin, büyük acılarla nasıl başa çıkacağını bilemeyen hallerini izlemek, insan olmanın en büyük sınavı.
Yaşamın devamı, insanlığın temeli. Peki ya biz? Biz nereye saklandık bu acılar yaşanırken? Biz bu çığlıkları neden duyamadık? Neden bu acılar susturuldu? Her bir insanın hayatı, bir umut ışığıydı oysa… Şimdi o ışıklar, birer birer sönerken, bu karanlık dünyaya daha fazla kayıtsız kalanlar, onların sesine ses katmayanlar, en büyük suç ortağıdır.
Bir toplumun gerçek medeniyeti, en savunmasızlarına verdiği değerle ölçülür. Kadınlar ve çocuklar, bu toplumun yarası olmamalı. Her kaybolan hayat, sadece bir bireyin değil, insanlığın kaybıdır.
Toprak, kimsenin gözyaşlarıyla sulanmasın. Gözyaşları umut olsun, direniş olsun. Bugün belki onların çığlıkları bize uzaktan ulaşır; ama yarın, hepimizin yüreğini yakacak. Ve o zaman, geç kalmış olacağız. O yüzden, bugün konuşmalıyız. Bugün harekete geçmeliyiz. Çünkü bir hayat kurtarmak, bir dünyayı kurtarmaktır.