Seks ve Ceza kitabı, bana yalnızca tarihsel bilgi sunmadı; aynı zamanda bakış açımı genişletti, puslu kalan noktaları görünür kıldı ve cevabını bulamadığım sorulara ışık tuttu. Kitap boyunca fark ettiğim en önemli şeylerden biri, cinselliğin hiçbir dönemde yalnızca bireysel bir mesele olarak görülmemiş olmasıydı. Toplumlar için cinsellik, düzenin, soyun ve dinin bir parçasıydı. Bu yüzden yasalarla, dini kurallarla ve tabularla sürekli denetim altında tutuldu.
Kadınların bedenleri, özellikle bekâretleri ve doğurganlıkları, toplumsal şerefin bir temsili haline getirildi. Erkeklere daha esnek davranılırken, kadınlar ağır cezaların, toplumsal damgalamanın ve tabuların hedefi oldular. Zina, ensest ya da regl gibi konular, farklı toplumlarda farklı şekillerde ele alınsa da çoğunlukla kadınların aleyhine işledi. Antik Mezopotamya’dan Ortaçağ’a kadar uzanan süreçte kadın bedeni, neredeyse suçun kendisiymiş gibi yargılandı.
Din ve ahlak anlayışları bu denetimde büyük rol oynadı. Aziz Augustinus’un şehveti “ilk günahın kanıtı” olarak görmesiyle birlikte bekâret yüceltilmiş, cinsellik evlilik içinde bile yalnızca üremeye indirgenmişti. Regl ve cinsel salgılar “kirli” kabul edildi, eşcinsellik ise Sodom ve Gomora hikâyesi üzerinden Tanrı’nın gazabını çeken bir günah olarak tanımlandı. Böylece farklı yönelimler ve farklı yapıya sahip insanlar, tarih boyunca sürekli dışlandı. Oysa bu kitap bana onların insanlık tarihi boyunca hep var olduklarını, yok sayılmadıklarını ya da bir “lanetli kavim” gibi damgalanamayacaklarını gösterdi.
Cinsellik yalnızca yasaklarla değil, cezalarla ve teşhirle de bastırıldı. Taşlama, kazığa oturtma, yakma gibi yöntemler hem acı çektirmeyi hem de toplum önünde aşağılamayı amaçlıyordu. Zamanla cezaların biçimi değişti, ama baskı kaybolmadı. 18. ve 19.