Eren

Ali'nin (a.s) Üstün Zekâsı ve Nehcü'l Belaga
Ali'nin (a.s) zekâsı, her cümlede kendini gösterir. Nehcü'l Belaga, onun derin, güçlü ve kapsamlı düşünme yeteneğinin bir yansımasıdır. Ele aldığı konulara dair en ince detaylara kadar iner, hiçbir yönü gözden kaçırmaz. Konuları derinlemesine inceler, adeta yoğurur ve en gizli nedenleri keşfeder. Bu nedenlere dayalı en doğru sonuçlara ulaşır ister yakın ister uzak olsun, her şeyi kapsar.
Sayfa 196 - Kalender Yayınevi
Reklam
Her ikisi de zalimlere, baskıcılara, güçlülerin ve cahillerin zayıflara karşı yaptıkları sömürülere karşı tavizsiz bir şekilde mücadele etmişlerdir. Bu mücadele nedeniyle düşmanları onları kuşatmış, sıkıştırmış ve her gün yeni bir ölüm tehdidiyle karşı karşıya bırakmıştır. Barış ve güvenlik vaadiyle, onların kötülüklerine göz yummaları veya yumuşak başlı olmaları istenmiştir. Ancak ne Sokrates ne de Ali (a.s) bu tekliflere boyun eğmiş, doğruluktan ve vicdanlarının rehberliğinden asla sapmamışlardır. Böylece, hakikat Sokrates'in yanında yalnızca erdem yolunda ilerleyen birkaç kişi bırakmıştır; Ali'nin (a.s) yanında ise bu yola sevgiyle ve mertlikle bağlanmış bir avuç insan kalmıştır. Her ikisi de yaşadıkları dönemin ruhunu ve toplumun genel durumunu derinlemesine incelemiş, analiz etmiş ve hayatları boyunca düzeltebildikleri kadar düzeltmeye çalışmışlardır. Sokrates ve Ali (a.s) yeni bir toplum ve yeni ihtiyaçlar için birer sembol haline gelmişlerdir. Toplumun mevcut durumlarını değiştirmek, ileri gelenlerin miras aldıkları veya çıkarcılar tarafından uydurulan gelenekleri yıkıp, yerine olması gereken yeni değerler inşa etmek için çalışmışlardır. Bu nedenle Sokrates bir devrimci olarak görülmüş ve gerçekten de devrimci olmuştur. Ali de (a.s) bir devrimciydi, ancak tarih boyunca büyük reformculara verilen bu unvan, ona nadiren verilmiştir. Her ikisi de mevcut durumdan çıkar sağlayan belirli sınıflar için bir tehdit oluşturdular. Atina'dakiler, Sokrates'e iftiralar atarak suçlamalarda bulundular; haksız ve zalimce davrandılar. Hicaz ve Şam'dakiler ise Ali'ye (a.s) karşı yalan suçlamalar uydurdular; saldırgan ve günahkârca hareket ettiler
Sayfa 112 - Kalender Yayınevi
Atina'nın Büyüğü ve Kûfe'nin Büyüğü
Her ikisi de kendi dönemlerinde yeni bir toplumun ve yeni ihtiyaçların sembolüydü. Yıkmaya ve yeniden inşa etmeye başladılar. Bu yüzden düşmanları onlara karşı birleşti. Ancak her ikisi de kaya gibi sağlam durdular ve hakka olan inançları daha da güçlendi! Her ikisi de zalimlere, zenginlere, altın biriktirenlere, iktidar sahiplerine ve ordu komutanlarına karşı mücadele ettiler. Bu mücadelede insan doğasının saflığına, aklın gücüne, kalbin sıcaklığına, vicdanın ışıltısına ve hayatın iyiliğine olan inanca dayandılar! Her iki şahsiyet de insanlık için büyük bir mirastır! Birisi şunu sorabilir, bu da onun hakkıdır: "Sokrates'ten neden bahsediyoruz? İbn Ebî Tâlib'den söz ederken Sokratesin yeri nedir? Ne Sokrates Ali'nin (a.s) çağdaşıydı ne de Arap, Müslüman ya da Hristiyan'dı. Sokrates Ali'den (a.s) önce yaşamış, bir Yunan putperestiydi!" Bu soruya şöyle cevap veriyoruz: Bilerek ve isteyerek Sokrates'ten bahsettik, çünkü o ne Ali'nin (a.s) çağdaşıydı ne de aynı dini ya da kültürü paylaşıyordu. Bunu yapmamızın sebebi, hâlâ yeterince üzerinde durmadığımız bir gerçeği vurgulamaktır: Hakikat birdir. Hakikat, zaman, millet ya da din gibi ölçütlere göre bize yakınlaşmaz ya da uzaklaşmaz. Bu nedenle, büyük Sokrates ile büyük Ali (a.s) yaratıcı insan ve yaşamın sabit değerlerine olan inançlarıyla tüm çağları, milletleri ve dinleri kapsayan bir bağ kurarlar.
Sayfa 109 - Kalender Yayınevi
Başkalarının kusurlarını araştırmak yerine, insanın kendi hatalarına odaklanması gerektiğini vurgular: "Başkalarının kusurlarını eleştiren, ama kendi kusurlarını kabul etmeyen kişi en büyük ahmaktır." "Kendi kusuruyla meşgul olan, başkalarının kusurlarına bakamaz." Son olarak, Ali (a.s) birinin size iyilik yaptığında ona saygıyla karşılık verilmesini öğütler: "Sana doğru yolu gösteren birine dilinle zarar verme." "Sana değer veren birine hak ettiği saygıyı göstermelisin; aksi takdirde, o kişinin değerini düşürmüş olursun." "Hırs, kibir ve haset ahlaki çöküşe ve günahlara dalmaya neden olan etkenlerdir." Ali (a.s) hırs, kibir ve haseti eleştirir; çünkü bunlar ahlaki çöküşe giden yolda önemli unsurlardır. Eski ahlakçılar cimriliği kınadıklarında, bunu cimriliğin bizzat kendisinin kötü bir özellik olduğu düşüncesiyle yaparlardı. Ancak İbn Ebî Tâlib, ahlakı daha geniş bir bakış açısıyla ve daha derin bir düşünceyle ele alır. Ona göre cimrilik, sadece kendi başına kötü bir özellik olduğu için değil, aynı zamanda tüm kusurları içinde topladığı ve sahibini her türlü kötü ahlaka ve davranışa sürüklediği için de kınanır.
Sayfa 89 - Kalender Yayınevi
Sadelik ve dürüstlük
Ali (as) dürüstlüğün sadelik olmadan mümkün olamayacağını ve sadeliğin de dürüstlükle birlikte var olacağını vurgular. Onun terbiyeye dair öğretileri, evrendeki varlıkların uyumunu ve birbirine bağlılığını yansıtır. Dürüstlük, bu ahlaki değerlerin temelidir. Ali (a.s) insanların başkalarının hatalarını görmezden gelerek onları bağışlamasını tavsiye eder. Çünkü bu yaklaşım, hem bağışlayan için bir merhamet göstergesi hem de hata yapan için bir ders niteliğindedir. Şöyle der: "Cömert bir insanın en değerli özelliklerinden biri, bildiği şeyleri görmezden gelmesidir." Ayrıca sabır ve temkinli olmayı över, çünkü bunlar yüksek bir karakterin ürünü olup soylu bir ruhun erdemlerindendir: "Sabır ve temkin, yüksek amaçlardan doğan ikiz erdemlerdir."
Sayfa 86 - Kalender Yayınevi
Reklam