Şimdiye kadar konuştuklarımıza göre, gerçek filozofların beyninde şöyle bir düşünce doğar ve aralarında şu türden konuşmalar geçer: "Evet, düşüncelerimiz bizi bir patikad ilerlermişçesine şu sonuca ulaştırıyor: Bedenimiz var olduğu ve ruhumuz onun gibi bir kötülükle yoğrulmuş hâlde bulunduğu sürece, hiçbir şekilde arzuladığımız, gerçek adını verdiğimiz şeye bizi tatmin edecek kadar sahip olamayacağız. [66] Bedenimiz besinlere ihtiyaç duyduğundan, on binlerce can sıkıcı uğraşı doğurur. Ayrıca maruz kalabileceğimiz hastalıklar da gerçeklerin peşinden koşmamıza engel olur. Haklı olarak söylendiği gibi bedenimiz bizi aşklar, tutkular, korkular, her türden hayaller ve saçma gevezeliklerle doldurur ve onun yüzünden bir an olsun en basit bir şeyi bile düşünmemiz mümkün olmaz. Savaşlar, isyanlar ve çatışmalar bedenle onun istekleri yüzünden çıkmıyor mu? Bütün savaşlar maddi kazanımlar sağlama isteği yüzünden çıkar, [66d] maddi kazanımlara da bedenimize köle gibi hizmet edebilmek için ihtiyaç duyarız. İşte bu yüzden felsefeye ayıracak boş zamanımız kalmaz. Fakat işin en kötüsü, bedenimiz herhangi bir şeyi araştırmamız için bize zaman tanıdığında bile, araştırmamız süresince sürekli müdahâle eder, gürültüye ve telaşa neden olur, düzenimizi bozar ve gerçekleri açıkça görmemize engel olur. Bir şeyi hakkıyla öğrenmek istediğimizde bedenimizden kurtulmamız [66] ve sadece ruhumuzla araştırmamız gerektiğini artık kanıtlamış bulunuyoruz. Göründüğü kadarıyla, arzuladığımız ve âşığı olduğumuzu iddia ettiğimiz sağduyuya, yaşadığımız süre içinde değil, ancak öldükten sonra kavuşabiliriz. Bedenimiz aracılığıyla gerçekleri tanımak mümkün olamayacağına göre ya hiçbir şekilde gerçek bilgiye ulaşmak mümkün değildir ya da ona ancak ölümden sonra ulaşabiliriz, çünkü ruh sadece o zaman bedenden