Belki de şimdiye kadar anlayarak ve hissederek okuduğum en güzel kitap diyebilirim.
Martin Eden, Jack London’ın en güçlü eserlerinden biri olarak, bireyin kendi kaderini yazma çabasını, toplumsal sınıf bariyerlerini ve bireysel izolasyonu derinlemesine işler. Martin’in, kendi emeğiyle yükselme arzusu, tutkusu ve sonunda yaşadığı hüsran, dönemin kapitalist yapısını ve bireyin bu sistem içindeki yerini sorguluyor. London’ın sade ama çarpıcı dili, Martin’in iç dünyasını okuyucuya çok güçlü bir şekilde aktarıyor. Dünyada sanata,edebiyata ve her şeyin özü; “insana” gerçekte verilen değerin,yaptığı ve ürettiği işlerle değil de onların ne kadar meşhur olduğuyla ölçülmesini tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor.
Ben aslında romanın sonunun böyle biteceğini her ne kadar hissetsem de yine de sürpriz oldu diyebilirim. Keşke çok daha güzel bir son olsaydı. Yada kim bilebilir hangi son kime ve neye göre, güzel yada değil..
Jack London
İhtiyacı varken kimse ona yiyecek vermemişti; Şimdi yüz bin öğüne yetecek parası varken,canı yemek bile çekmezken, bir sürü insan onu yemeğe çağırıyordu. Ama neden?
Hiç adil değildi bu; Ne yapmıştı ki ?
Değişmemişti.
Ürettiği ne varsa,o döneme aitti.
Martin: - Ne olmuş ona? diye yanıtladı; on üç koloni kendi yöneticilerini koltuktan indirip, Cumhuriyet denen şeyi kurdular. Artık kılıçla yöneten efendilerin devri kapanmıştı. Ama birtakım efendiler
olmadan yapamazdınız; Böylece yeni efendiler ortaya çıktı. Bunlar büyük, erkeksi, soylu adam lar değil, kurnaz ve sinsi tüccarlar, tefecilerdi. Sizi tekrar köleleştirdiler.