Kuzey Irak ve İran sahası, 1982 yılından başlayarak
PKK’nın adeta cirit attığı bir alan durumuna geldi. PKK’nın
ülke içinde gerçekleştirdiği bunca katliam hep Suriye, Irak
ve İran’da planlandı. Gruplar buralarda oluşturuldu. Silahlar buralarda ele alındı. Eğitimler buralarda tertiplendi.
Türkiye’de sıkışan gruplar buralara geri çekilerek kendilerini garantiye aldılar. Kışları bu ülkelerde geçirdiler ve geçirmeye devam ediyorlar.
Adı geçen ülkelerden Türkiye’ye binlerce rejim muhalifi gelip sığındı. Hatta İran’dan gelenlerin sayısı yüz binlerle
ifade ediliyordu. Onlar, Türkiye’yi bir çiftlik gibi kullandılar. Onların hiçbiri Türkiye tarafından kendi ülkelerine karşı
kışkırtılmadı veya rehin alınmadı. Fakat Türkiye’den o ülkelere giden herkesin başına bir istihbaratçı çöküyor, onlara;
“Ya Türkiye’ye karşı tekrar silahlanıp dövüşeceksin, ki dövüşeceksen biz sana her türlü kolaylığı sağlayacağız, ya da buradan gitmelisin.” denilebiliyor.
İran, resmi düzeyde değil ama tıpkı Suriye gibi, istihbarat örgütleri vasıtasıyla PKK ile iyi ilişkiler içerisindedir.
Bu iyi ilişkiler özellikle 1990 yılından sonra doruk noktasına çıkmıştır.
Irak ise, 1988 yılında Barzani ve Talabani peşmergelerini
kimyasal silahlar ile saf dışı bıraktıktan sonra Kuzey Irak’ta
çok büyük bir alanı PKK’ya tahsis etmiştir. Irak hükümeti,
Körfez Savaşı sırasında diğer terörist örgütlere yaptığı gibi
PKK’ya da büyük imkanlar vadetmiştir.
Geçmişte sosyalist ülkeler adına ve daha çok Suriye’yi
devreye sokarak PKK’yı yaşatmak için büyük gayret sarf
eden Bulgaristan ise son dönemlerde oluşmasında büyük
emeği geçen PKK üzerindeki inisiyatifini Batı’lı ülkelere
kaptırmış durumdadır.
Libya lideri Kaddafi, çeşitli ülkelerin illegal ve özellikle
terörist olan gruplarına her türlü maddi imkan ve serbestiyi verdiği gibi bunları PKK’ya da vermektedir.
Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi giderek PKK ve Abdullah Öcalan’a daha çok önem ve imkan vermektedirler.
PKK’nın yaşatılması için para ve silah yardımının yanı sıra
Batı’lı ülkelerin lobilerine PKK olayını resmi ve gayrı resmi
şekilde taşırmanın gayreti içindedirler.
Sorunun doğru çözümü için yetkililer bir çerçeve çizmek ve kendilerine iki soru sormak zorundadır:
1- Daha fazla kan dökülmesini önlemek için ana dili
Kürtçe olanların tümünü Kürdistan olarak isimlendirdikleri bölgeye toplayıp “Alın size özgürlük, siyasi sınırlarınız bu, sizi istemiyorum kendi devletinizi kendiniz kurun, komşu
oluruz ne yaparsanız yapın!” mı demelidir?
2- “Biz kardeş iki halkız geçmişte olduğu gibi bir arada
kardeşçe yaşayalım bu arada Doğu ve Güneydoğu’daki kardeşlerimizi batının ekonomik, sosyal, kültürel imkanlarına bir entegrasyon programı ile kavuşturalım.” mı demelidir? Akıl
ve gönül Türk ile Kürt insanının entegrasyonundan yanadır.
Kimi yerde anamız, kimi yerde babamız, kimi yerde gelinimiz ve damadımız olan Kürt ile Türk’ün birbirinden ayrılması düşünülemez. En hafifinden iki toplumun da özüne
ihanettir, kendi kendini inkarıdır ayrılık.