Esengül Ersoy

Esengül Ersoy
@esengulersoy
Kitapların merkezinde...
Puan vermedi·152 syf.··
2026 10. kitabı
·
16 saatte okudu
·
Okunma: 07 Nisan 2026 11:48
“Belki de olduğumuzu sandığımız kişi değilizdir. … Belki de bu gerçekten benim bedenimdir.” Hafıza, ruhta mıdır bedende mi? Sakinler’in sayfalarını çevirdikçe hep bu soru beliriyor hemen yan boşluklarda. Metni okudukça cevabımı alıyor, hatta daha fazlasıyla karşılaşıyorum. Bedenin de bir hafızası olduğu, her ne kadar kaçınsak da bizimle her yöne ulaşabileceği aşikâr. Aslında tüm mesele, kaçamamak da değil; kaçtığımız noktada “ben değiştim” dediğimizde değişebilirliğimizin mümkünlüğü! Yahut bir sonrakinin sağlıklı bir hafızaya sahip olduğunu kestirebiliyor muyuz? Bu durum ne kadar mümkünse değişebilirlik de o kadar mümkün. Büyük bir gizemle açılış yapan Sakinler’in üç ana kısma ayrılarak “şimdi”, “geçmiş” ve tekrar “şimdi”den oluşması; gerilim yaratan atmosferinde fazlasıyla açıklık getiriyor konuya. Hatta okura, başlardaki gerilimi hafifletip çok az dramatik yapıya geçiyor ve nihayet yaşanılanı keşfettiriyor. “Ya bir başka ihtimal varsa!” diyerek geçmişten uzak bir sağlıklı gelecek kurabilme hayaliyle spekülatif, gerilimli ve fantastik bir metin bu. Vaktinde büyülü güçlere sahip köklü bir aileden iki kuzenin, aile içi sansasyonel öykülerinin izlerinden kaçabilme isteğiyle yola çıkışı; sonrasında ise başlarına gelenler aracılığıyla hafıza, beden, ölüm, suç ve kefaret konularındaki bakış açıları metne katmanlı bir derinlik sağlıyor. Bu kuzenlerin kendi içlerindeki anlam arayışına okurun gergin soruları da eklenince, yazarın kaleminden sarsıcı bir hikâye dökülmüş sayfalara. Filipin Ulusal Kitap Ödülü’ne layık görülen Sakinler, beni oldukça etkiledi. Sevdim, tavsiyedir. Sakinler
SakinlerEliza Victoria · Livera Yayınevi · 202571 okunma
Reklam
Puan vermedi·136 syf.··
2026 6. kitabı
Hayattan payına düşeni aldığını düşünüp çözümü bulmuş bir annenin; cesurca davranarak geride kalacakları düşünmeden nefes almaktan vazgeçmesinin anlatısı bu. Kısacası; yasın. Kurgu değil, yaşanmış bir anlatı bu. Temel izlekleri arasında pandemiyi de bulabileceğimiz, hatta pandeminin insan yaşamını ruhen fazlasıyla etkilediğinin bir örneği diyebiliriz. Israrla pandemiyi vurguluyorum diye konusu yanlış anlaşılmasın. Bu kitap tamamıyla yası anlatıyor. Yas sürecini ve sonrasını. Evden cenaze çıktığını simgeleyen o helvanın yapıldığı, gidenden geriye kalan eşyalara dokunulduğu, en önemlisi de kaybın geride kalanların ruhunda bıraktığı o hiçbir zaman iyileşmeyecek izin aktarıldığı… Yazarın, annesinin ölümünden sonra kaleme aldığı bu eserde onun yasını, yasıyla nasıl mücadele ettiğini görüyoruz. Miray Çakıroğlu, duygu ve düşünceleriyle de kalmamış, edebiyat tarihine iz bırakmış eserleri de referans alıyor kimi yazılarında. Böylelikle dokunaklı aktarımının arasında onun sınırlarını da keşfediyoruz. Yasın iç sızlatan yönünü deneyimleyen biri olarak teferruata girmeden, ruhumdaki izi kanatırcasına kaşımadan burada noktalıyorum yazımı. Unutmadan; yas konusunda çok az eser verilen edebiyatımızda sağlam bir yer edindiğini düşünüyorum Annem’in.
AnnemMiray Çakıroğlu · Metis Yayıncılık · 202564 okunma
Puan vermedi·232 syf.··
2026 2. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 11 Ocak 2026 06:01
Birçok okurunun aksine Lanetli Tavşan’ı okumaya geç kalanlardanım. Fakat bu motivasyonumu elbette düşürmedi. Daha sıkı sarıldım içindeki öykülere. Kimi zaman gerildim kimi zaman şaşkınlığa kapıldım. Yazarın hayal gücüne çokça hayran kaldım. İnsan psikolojisinin nesneler, imgeler ve karanlık unsurlar üzerinden farklı bir yaklaşımla kaleme alınması ilgimi çok tetikledi. Her birini ayrı ayrı keyifle okusam da favori öykülerim; Lanetli Tavşan, Kafa ve Bedenleşme. Sevda Kul’un akıcı çevirisi, Bora Chung’un kalemiyle birleşince çok başarılı bir çalışma olmuş. Yazarın Senin Ütopyan isimli eseri de okunacak.
Lanetli TavşanBora Chung · İthaki Yayınları · 20233,577 okunma
Puan vermedi·144 syf.··
2026 3. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 18 Ocak 2026 14:20
“Benim yüzüm var ama yakında yok olacak.” Sona uyanılan bir sabaha ve belleğin derinlerine doğru çıkılan bir yolculuk; Nils Vik’in Öldüğü Gün. Yolculuk, sahiden de yolculuk. Uyandığı günün sabahında her zamanki rutininin çerçevesinde adımlar atarken bir yandan da, bir sonraki günün artık yaşanmayacağını bilir gibi bazı ritüellerini görmezden gelmesi dikkatten kaçmıyor. Öyle kelime oyunları yok, laf cambazlığı da yapmıyor yazar. Ağdalı dilden çokça uzak, gerçekleri Nils Vik’in yüzüne vurarak kaleme anlatıyor. Öyle ki… Yazarın bu tavrını, onun bir gününe sığdırdığı “hayatını ve hayatından gelip geçen insanların silüetlerini” bir film şeridi gibi aktarmasından görebiliriz. Bu noktada Vik’in geçmişe sırtını yaslamak yerine, aksine onunla yüzleşme cesareti taşıdığı görülüyor. Meğer insanın, kendinden habersiz ne çok biriktirmişlikleri varmış, diyorum nihayetinde. Kahramanın o bir günlük sessiz diyaloğundan epey ders çıkarıyorum kendime. Dramatize etmemesine rağmen okuru olarak ruhuma, içten içe bir sızı yükledi. Öyle derin, öyle düşündürücü bir kitaptı benim için; Nils Vik’in Öldüğü Gün. Bir gün kendimle, geçmişimle yüzleşme cesareti gösterirsem; o günün sonum olacağı fikri ne hoş olur aslında.
Nils Vik’in Öldüğü GünFrode Grytten · Metis Yayınları · 2025144 okunma
Puan vermedi·126 syf.··
2026 1. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 04 Ocak 2026 23:52
Dünyanın Güzelliği, insanın kırılganlığından besleniyor. Tizón’un insanlarının iç dünyaları çokça sert ve âdeta sürgündedirler. Hiçbir yere tam olarak ait olamazlar, geçmişleriyle bağ kuramazlar, gelecekleriyle ise barışamazlar. Bu yüzden roman, bu iç sürgün hâlini kaygı ediniyor. Çünkü insan en çok kendinden uzaklaştığında kaybolur, değil mi? Tizón’un dünyasında büyük bir yeri olan doğa kayıtsızlığıyla kendini gösterir okura ve insanın acısına göre şekillenmez. Ama yine de insan, onun bu kayıtsızlığıyla yaşamayı öğrenir ve artık tamamen kabullenmiştir. Romanın “güzellik” anlayışı da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Çünkü güzellik, Tizón’a göre her şeyin iyi olması değil, her şey kötü olsa bile bakmaya devam etmekte. Bu yönüyle Dünyanın Güzelliği, insanın “gölge” tarafına yakın görünüyor. Jung’a göre insan, karanlık yönleri bastırıldığında değil, görüldüğünde anlam kazanıyor. Tizón’un insanları da karanlıklarından kaçmıyor; yalnızlıklarını, suçluluklarını, pişmanlıklarını yanlarında taşıyorlar. Doğa ise bu içsel karanlığa ayna tutuyor. Romanın dili, bu sert dürüstlüğe benzer bir tutumda. Tizón, sade bir anlatımla aktararak duyguyu tarif etmek yerine okuru duygunun içine, hatta tam ortasına bırakıyor; oradaki sessizliğe. Okurken hissedilen bu suskunluk, romanın en güçlü sesi ve oldukça rahatsız edici. Bu nedenle Dünyanın Güzelliği, öyle birkaç saatte okunacak bir kitap değil. Okurdan zaman istiyor; yavaşlamasını, hissetmesini, bakmasını istiyor. Hızla tüketilmiyor; içine ağır ağır girerek, bazen kaybolarak bazen üşüyerek. Ama sonunda insan, kendi iç coğrafyasına dair bir şeyler öğrenmiş olarak çıkıyor. En çok da aidiyetsizliğin, sürgün hâlinin, tutunacak bir şey kalmayınca mahrumluğun elzem yanlarını öğreniyor. Dünyanın Güzelliği, mutlu eden bir roman değil;
Dünyanın GüzelliğiHector Tizon · Paris Yayınları · 202522 okunma
Reklam