Dünyanın Güzelliği, insanın kırılganlığından besleniyor.
Tizón’un insanlarının iç dünyaları çokça sert ve âdeta sürgündedirler. Hiçbir yere tam olarak ait olamazlar, geçmişleriyle bağ kuramazlar, gelecekleriyle ise barışamazlar. Bu yüzden roman, bu iç sürgün hâlini kaygı ediniyor. Çünkü insan en çok kendinden uzaklaştığında kaybolur, değil mi?
Tizón’un dünyasında büyük bir yeri olan doğa kayıtsızlığıyla kendini gösterir okura ve insanın acısına göre şekillenmez. Ama yine de insan, onun bu kayıtsızlığıyla yaşamayı öğrenir ve artık tamamen kabullenmiştir. Romanın “güzellik” anlayışı da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Çünkü güzellik, Tizón’a göre her şeyin iyi olması değil, her şey kötü olsa bile bakmaya devam etmekte.
Bu yönüyle Dünyanın Güzelliği, insanın “gölge” tarafına yakın görünüyor. Jung’a göre insan, karanlık yönleri bastırıldığında değil, görüldüğünde anlam kazanıyor. Tizón’un insanları da karanlıklarından kaçmıyor; yalnızlıklarını, suçluluklarını, pişmanlıklarını yanlarında taşıyorlar. Doğa ise bu içsel karanlığa ayna tutuyor.
Romanın dili, bu sert dürüstlüğe benzer bir tutumda. Tizón, sade bir anlatımla aktararak duyguyu tarif etmek yerine okuru duygunun içine, hatta tam ortasına bırakıyor; oradaki sessizliğe. Okurken hissedilen bu suskunluk, romanın en güçlü sesi ve oldukça rahatsız edici.
Bu nedenle Dünyanın Güzelliği, öyle birkaç saatte okunacak bir kitap değil. Okurdan zaman istiyor; yavaşlamasını, hissetmesini, bakmasını istiyor. Hızla tüketilmiyor; içine ağır ağır girerek, bazen kaybolarak bazen üşüyerek. Ama sonunda insan, kendi iç coğrafyasına dair bir şeyler öğrenmiş olarak çıkıyor. En çok da aidiyetsizliğin, sürgün hâlinin, tutunacak bir şey kalmayınca mahrumluğun elzem yanlarını öğreniyor.
Dünyanın Güzelliği, mutlu eden bir roman değil;