İnsanların bir rozet, bir bayrak, bir namus, bir fikir, bir efsane ve buna benzer şeyler uğrunda ölmeyi göze almaları tamamen anlamsız bir davranış değildir. Aksine, asıl anlamsız olan şey, bir kişinin maddi bir kazanç uğruna canını vermesidir. Çünkü hiç şüphe yok ki bir insanın kendi hayati,
maddi şeyler arasında, en maddi olanıdır ve bu yüzden hayat maddi şeylerin en değerlisidir. Nefsini feda etmek, maddi bir kazancın alameti olamaz. Nefsimizi savunmak için ölümü göze aldığımız zaman bile çarpışma gücümüz, namus,
gelenek ve hepsinin üstünde umut gibi şahsi çıkardan daha manevi şeylerden doğar. Umudun bulunmadığı yerde çok,
insanlar ya çarpışmaktan kaçıp uzaklaşırlar ya da kendi kendilerini çarpışmaksızın ölüme terk ederler. Şaşkınlıktan donakalmış bir durumda hayata tutunurlar. Milyonlarca Avrupalının ölüme götürüldüklerini kesinlikle bildikleri halde, imha kamplarına ve gaz odalarına götürülmelerine karşı koymadıkları gerçeğini açıklamanın başka bir yolu var mıdır?
Bir kişinin hayatını kaybetmesi demek, şimdiki zamanı yaşamaması demektir; o halde, eğer şimdiki zaman kötü ve değersiz ise, kaybedilen şey de fazla bir şey değildir.
Bir insan yaşam çizgisini belirlerken kendini ne kadar bağımlı hissederse,
yoksulluğunun kendi kusurlarının bir sonucu olduğuna o derece az inanır. Kapalı bir grubun üyesi olan kişinin “isyan noktası”, bağımsız yaşayan kişininkinden daha uzaktadır ve onu isyana sevk etmek için daha fazla sefalet yaşaması ve aşağılanması gerekir. Totaliter rejimle yönetilen bir toplumun ayaklanma nedeni, baskı ve ezilmeye isyan etmekten daha çok, genellikle totaliter idarenin zayıflamasıdır.
le hayatı yaşayanlar yoksul olmakla birlikte köleliğin yaygın olduğu ve uzun süre devam ettiği yerlerde bir kitle hareketinin doğması zayıf bir ihtimaldir. Köleler arasındaki mutlak eşitlik ve köle mahallelerindeki samimi ilişkiler,
bireyin hayal kırıklığım önler. Köleliğin yerleştiği bir toplumda başkaldıranlar, yeni köle olanlarla kölelikten özgür bırakılanlardır. Bu İkincilerin hoşnutsuzluğunun kökü, özgür hayatın onlar üzerine yüklediği kişisel sorumluluktan ileri gelir.
Bir insanın kendi mükemmelliğine olan inancı ne kadar zayıfsa, ulusunun, dininin, ırkının veya inandığı kutsal amacın mükemmelliği yönündeki iddiası da o kadar güçlüdür.