yanaklarından öpmeye korkardım dudaklarının kenarlarına değerse diye avuçlarında bıraktım tütün kokan sakallarımı anlatması zor böyle şeyleri hatırlayınca aklım takılınca uykularda zehir oluyor zaten alıştım geceleri uyumakta işime gelmiyor aslında ama hatırlarım hatırımda kalan her şeyi kendimi zorlayınca tarçın gibi kokardı parmakları belki o da bilmezdi nasıl koktuğunu söyleyemedim neyin ne olduğunu kaldı gitti eski günlerin hatrında ağlaması zordu gözleri küçülene kadar küçülürse gözleri anlardım konuşmalarından gözündeki tek yaşına ömür vermek vardı be neyse işte, öyle kolay değil birden anlatmak öylesine omuzunda tüketmek birisinde hayatı özleyeceksin geçirdiğin onca güzel anıları ellerin kavuşunca bırakmayacaksın her fırsatta resim çizeceksin parmak uçlarınla ayaklarına o güzel hayatın nerde kalmıştık öpmeye korkardım yanaklarından ya utanır da yüz çevirirse diye utanmasın diye şarkılar söyledim gerdanına sessizce ondandır omularımdan düşen düşünceler o yüzden söylüyorum ya şarkıların arasında şiirler gün ağarınca boynum bükülür dalarım uzaklara gönlüm sıkılır sorma ne haldeyim sorma kederdeyim
Ezginin Günlüğü Pir Sultan kızıyım ben de Banazda Kanlı yaş akıttım baharda güzde Koç babam astılar kanlı Sivasta Dar ağacı ağlar, Pir Sultan deyi, deyi Yıldızdır yaylası dost, Banazdır köyü Dost hey dost, dost hey dost Yaz bahar ayında medet dolanır suyu Sularda ağlaşır hey dost, Pir Sultan deyi Aradım eski hayalleri Vakitsiz geçip giden trenlerde Sevgili arkadaş yüzleri Dünya inan ki bildiğin gibi degil cocuk Geceydi ay vardi, bütün hayatımız Uzak bir yıldızdan düşmüş gibiydi Dilimde bir genclik sarkisiyla Aradım eski hayalleri Dünya inan ki bildiğin gibi değil cocuk Bir dümensiz sandal, belki oyuncak bir kayık Leyla sensin, sevdiğin hayal değil cocuk Eski bir sevdadır akıntıya karsı yolculuk Uzun bir yol vardı, nehir boyunca Derin yamaclardan daglara dogru Bir cocuk bulutlara cıkardı Gördüğü düşün kanadıyla
Müzik
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Yarım Kalan Hece
Gece karanlığında düşüyorsun bir yıldız gibi gönlüme, Seni sığdıramıyorum artık o eski sevinçlerime. Sabaha kadar aklımda sadece bittiğin o gece, Gidişin içimde kördüğüm, dilimde yarım bir hece. Sokaklar soğuk, odamda ağır bir sessizlik var, Senden kalan boşluğa şimdi yalnızlık yağar. Koptu bağımız, sustu sevdaya dair tüm şarkılar, Ardında kırık bir kalp ve yorgun anılar var. (ADEM ZENGİN ) #şiirsokakta#diyarbakır#istanbul#mavi Sözlerime eşlik etsin. youtu.be/Eg6gKLXA30U?si=...
Alıntı
Güz Sarısı Epiloğu
İşte bu son perdesiydi başladığımız oyunun İzahı yoktu aramızda konuşulan bu konunun Sanrılarla baş başa raks ederken o akşam Cebimde geçmişten kalan kapkara bir yaşam Meğer hep ona dayanıyormuş attığım her bir adım Hangi patikadan sapsam, ona çıkıyor yollarım Sen ki bu can evimde hüküm süren yaşamsın Ruhuma mühürlenmiş büsbüyük bir gamsın Sustu o koca nehir, kurudu pınarlarım Artık bu ıssızlıkta kime neyi anlatırım Karşımda duran ayna bile yabancı sese Hapsetmiş kendi kendini o daracık kafese Buram buram bağırıyor içimdeki şu çocuk Bulamıyor tenine saracak eski bir gocuk Müsaade etmez elbet bu sonsuz gâma Yaradan Bir gün elbet çekilir bu gölgeler aradan Sanki tek bana bahşedilmiş bu güz sarısı epiloğu Bu sessiz yalnızlıkta can çekişiyor bir kuğu Zamansız vedalarla kararır her an devran O kafesteki gönül öyle güçlü, öyle yaman Bir konçerto ortasında kesilse keşke nefesim Kendi kendine hayaller kuruyor bak iç sesim Ah güz sarısı sen neden bu kadar nazlı ve elemsin Hükümsüz bir infazda boynuma inen kaddesin Söyle şimdi yad ellerde tek başına mı kaldın Yoksa o sahte rüyayı gerçek hayat mı sandın Zemheri vurdu bak yine, sustu bütün şarkılar Zihnimin dehlizlerinde kanar eski sancılar
Şiir
DOSTUM SAYE (BÖLÜM 3)
Sabahın ilk ışıkları, perdenin aralığından sızıp odanın içine, sanki dün geceki o kararlı duruşumu kutlamak istercesine döküldü. Yatağımda doğrulduğumda, içimdeki o ağırlığın büyük kısmının uçup gittiğini hissettim. Saye, sabahın berraklığında sadece bir gölgeydi artık; ama o gölge bile, sanki bana güven veriyordu. Telefonumu elime aldım. Parmaklarım ekranın üzerinde bir süre tereddütle gezindi. Ziba... İsim, dudaklarımdan dökülürken bile içimde bir dinginlik uyandıran, Farsçadaki o "güzel" ve "zarif" anlamını taşıyan, bir o kadar da nadide o isim. Ziba. Mesaj kutusunu açtım. Yazmak, silmek, tekrar yazmak… O kadar çok kelime vardı ki içimde, ama hangisi ona layıktı? Kafnu’nun bıraktığı o derin, karanlık uçurumdan sonra, Ziba’nın hayatıma girişi, sanki uzun bir kışın ardından gelen ilk bahar rüzgarı gibiydi. “Günaydın,” diye başladım. Sadece bu. Basit, iddiasız, beklentisiz. “Dün gece zihnimde çok eski şarkılar çaldı, hepsini kapattım. Bugün yeni bir melodiye yer açmak istedim. Sesini duymayı, belki bir kahve eşliğinde o melodinin notalarını konuşmayı çok isterdim. Müsait olduğunda…” Gönder tuşuna bastığım an, kalbim bir kuş misali göğüs kafesimi dövmeye başladı. Bu, korkunun değil, ihtimalin heyecanıydı. Telefonun ışığı aniden yandı. Bir bildirim. Ziba’dan gelmişti. “Günaydın,” yazmıştı. “Yeni melodileri dinlemeyi severim, hele ki o melodiyi yazan kişi samimiyetle gelmişse… Bugün öğleden sonra, İzmir’in o kendine has huzuruyla, Kordon boyunda martı seslerinin karıştığı küçük bir kafedeyim. Beklerim.” Gülümsedim. Odamın penceresini sonuna kadar açtım. Diyarbakır’ın bozkır kokan havasının yerini, zihnimde şimdiden İzmir’in o iyot kokulu, ılık meltemi almaya başlamıştı. Artık kendimi o gölgelerin içinde gizlenmiş biri gibi değil, gün ışığına çıkmaya hazır, yeni bir hayata
İzmir Fuarı (Doksanlar)
Yaz aylarının en güzide günlerinde İzmir'de bir telaş başlar. Sanki bu şehrin bütün vatandaşlarının ortak düğün yeri sayılabilecek bir davete çağrıldıkları mekân oluverir... Bir birinden renkli ışıklar, oyuncak silüetletlerini ütopya gibi aydınlatır, insanların birbirlerini zor duydukları bu alanda ara verilmeden mezdeke türü şarkılar çalardı. Renk cümbüşü, çizgileri zebra sırtını andıran helyum balonları, çocukların bileklerine bağlanır, iki yana sallanarak yürüyen her tıfıla refakat eden bu ruhsuz nesneler, şimdiki çoğu insanlardan daha zararsız ve sadık birer arkadaş olmayı başarırlardı. Basmane kapısı, diğer adıyla dokuz Eylül kapısı olarak bilinen fuarın girişinde sizi mükemmel bir palmiye persfektifli yol bekler. Bu ağaçların muntazam dizilişi ve aynı zamanda parke döşeli uzayıp giden alanda tam karşılıklı olması, sizi selamlamak üzere bekleyen bir asker kıtasına benzer. Kahve tonu gövdenin tepede başlayan yeşilinin de aynı hizada oluşu bu yolun görenleri hayran bırakmasına yeter. İç kısımlara gidildikçe yayılıp büyüyen koruluk alanlar sizi ufakta olsa bir orman gezintisine çıkarır. Günümüzde luna parkın bulunduğu yer öncesine göre biraz daha içeride kaldığından çocukluğumun verdiği o heyecanı artık orada görememek beni üzse de bunu fuarın eski zamanlardaki hâlinden çok yaşımın kemâle erdiği için bana böyle geldiğini düşünürüm. Nerede o eski bayramlar sözüyle mukayese edildiğinde hiç de kötü bir örnek olmayacak derecede çocuklara hâlâ bayramlar aynı ise, fuar içinde bunu söylemek mümkün. Fuar bir hâyâl alemi gibiydi. Neredeyse her yerden görülen ege güneşi, bu âleme kuş bakışı bir imkân sağlıyor, herhangi bir sepetine bindiğinizde içinde bulunduğunuz zamanda yükseldikçe, aşağıda başka başka uğraşlarla meşgul olan insanlar sanki size usta bir fotoğrafçı
İnsan ve Duygular