Kahramanlık sıklıkla yanlış anlaşılan, hayret verici bir şeydir. Hepimiz onu anladığımızı sanırız çünkü tohumlarını kendi içimizde görmek isteriz. Aslında sırrın bir parçası da odur.
Kahramanların -başkaları uğruna canlarını riske sokan, büyük zorluklara göğüs geren, en yüksek platformdan atlamaya karar vermiş şampiyon bir dalıcının özgüveniyle tehlikeye bodoslama dalan kimselerin- öykülerini bir araya toplarsanız ortak noktalarla karşılaşırsınız. Aslına bakılırsa iki tanesiyle.
Bunlardan ilki kahramanların eğitilebildikleridir. Bir devlet veya ordu tarafından değil de direkt kendileri tarafından. Kahramanlar ne yapacaklarını düşünmüş ve onu yapmak için çalışıp çabalamış insanlardır. Kahramanlık çoğu kez bir ömür dolusu hazırlığın görünüşte tesadüfi sonucudur.
Fakat o kahramanlara canlarını neden riske soktuklarını sormak isterseniz bunu bir kalabalığın önünde onlara madalya verirken yapmayın. Çünkü işin aslı şudur ki yaptıkları şeyi muhtemelen ülkeleri için, hatta ülküleri için yapmamışlardır. Farklı farklı kültürlerde, çağlarda ve ideolojilerde savaş kahramanları hep aynı basit motivasyonu bildirmişlerdir. Yaptıklarını dostları için yapmışlardır.
Yıkımın kuduruk anarşisindeyken davalara ve krallıklara sadakat, kargaşaya yenik düşme eğilimindedir. Fakat insanlar arasındaki bağ... Eh, işte o çelikten daha sağlamdır. Kahramanlar yaratmak isterseniz onlara uğruna savaşacakları bir şey vermeyin. Uğruna savaşacakları birilerini verin.