Esra

"Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Kimseye fenâ söz söylemez ve kimseye bed muamele eylemez ve kimsenin sözünü kesmez, mülayim ve mütevazi idi. Haşîn ve galiz değil idi. Fakat mehib ve vakûr idi. Beyhûde söz söylemezdi. Gülmesi dahi tebessüm idi. O'nu ansızın gören kimseyi mehâbet alırdı ve O'nunla ülfet ve musâhabet eyleyen kimse, O'na cân ü gönülden âşık ve muhib olurdu. Ehl-i fazl'a, derecelerine göre ihtirâm eylerdi. Akrabasına dahi pek ziyûde ikrâm eylerdi. Lakin onları, kendilerinden efdal olanların üzerine takdim etmezdi. Hizmetkârlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyerse, onlara dahi onu yedirir ve onu giydirir idi. Sahî ve kerîm, şefîk ve rahîm, şecî ve halîm idi. Ahd ü va'dinde sabit, kavlinde sâdık idi. Elhâsıl, hüsn-i ahlâkça ve akl ü zekâvetçe cümle nâsa fâik ve her türlü medh ü senâya lâyık idi. Kitâb okumamış, yazı yazmamış olduğu halde, avâm ve havâsın zahiri ve bâtınî umûrunda vâki olan hüsn-i tedbir ve tasarrufunu bir adam düşünse, o Hazret'in ne mertebe akl ü fehm ü zekâsı olduğunu derhal anlar; ve zulumât-ı cehl içinde kalmış kabâil-i Arab arasında büyüyüp ve Ceziret'ül-Arab gibi bir hücrâ mahâlde zuhûr eyleyip de, ümmî olduğu halde enfüs ü âfakı envâr-ı ulûm u maârif ile münevver ettiğini bir akl-ı selîm sâhibi teemmül etse, bilâ tereddüt, O'nun dâvâ-yı nübüvvetini cezmen tasdik eyler. Yemede, giymede kadar-ı zarûret ile iktifā ve ziyâdesinden ibâ eylerdi. Bulduğunu yerdi, bulduğunu giyerdi ve tam doyunca ve karnı dolunca yemezdi. Üzerinde yatıp uyuduğu döşek, deriden mâmül olup içi dahî hurma lifi idi. Az vakit içinde bunca fütühâta mazhar olmuş ve vâridât-ı islâmiye çoğalmış iken, dünyâ malına asla iltifat eylemezdi. Ve ganâimden kendisine ait olan emvâlin ekseriyetini müstehaklarına sadaka edip, kendi taayyüşü için pek az bir şey
Din
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Ahmed Cevdet Paşa'nın Hilye-i Saâdet Özeti
"Resûl-i Ekrem ve Fahr-i Âlem Muhammed'ül-Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem hazretleri, hılkatçe ve ahlâkça, nev'-i benî âdemin ekmeli idi. Hep, enbiyâ-i izâm aleyhim'üs-salâtü ve's-selâm hazarâtı, tâmm'ül-âzâ ve güzel yüzlü olup, Habib-i Huda, onların en güzeli idi. Mübarek cismi güzel, hep âzâsı mütenâsip, endâmı gayet matbû, alnı ve göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş, boynu uzun ve mevzün ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Mubarek cildi ise ipekten yumuşak idi. Kemâl-i îtidal üzere büyük başlı, hilal kaşlı, çekme burunlu, az değirmi çehreli ve söbüce yüzlü idi. Şişman yüzlü ve yumru yanaklı değildi. Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzel, büyücek ve iki kaşının arası açık, fakat kaşları birbirine karîb idi. Çatık kaşlı değil idi. Ve iki kaşının arasında bir damar var idi ki, vakt-ı gazabda kabarıp görünür idi. O Nebiyy-i Müctebâ, ezherüllevn idi; yâni ne kireç gibi ak, ne de kara yağız, belki ikisi ortası ve gül gibi kırmızıya mâil beyaz ve, nûrânî ve berrak olup, mübarek yüzünde nur lemeân ederdi. Gözlerinin akında dahî az kırmızılık var idi. Dişleri, inci gibi âbdâr ve tâbdâr olup, söylerken ön dişlerinden nur saçılır; gülerken, fem-i saâdeti, bir latif şimşek gibi ziyalar saçarak açılır idi. Saçları, ne pek kıvırcık, ne de pek düz idi ve saçlarını uzattığı vakit, kulaklarının memelerini tecavüz ederdi. Sakalı sık ve tâm idi. Uzun değil idi ve bir tutamdan ziyâdesini alırdı. Âlem-i bekāya rıhlet buyurduklarında saçı, sakalı henüz ağarmağa başlamış, başında biraz ve sakalında yirmi kadar beyaz kıl var idi. Cismi nazîf, kokusu latif idi. Koku sürünsün sürünmesin, teni ve teri en güzel kokulardan âlâ kokardı. Bir kimse O'nunla musafaha etse,
Din
Peygamber Efendimiz'in Hilyesi'ni özetlemeye teşebbüs ettiğimizde, bu işin daha önce mükemmel bir şekilde yapılmış olduğu dikkatimizi çekti. Böyle bir çalışmayı, Osmanlı döneminin çaplı âlimlerinden olan Ahmed Cevdet Paşa (1313/1895), Kısas-ı Enbiyâ adlı eserinin IV. Cüz'ünde, "Bâzı Evsâf-ı Seniyye-i Muhammediyye" başlığı altında gerçekleştirmiştir. Nitekim, Cevdet Paşa'nın bu "Hilye-i Saâdet Özeti", kendisinden sonra gelenler tarafından hep olduğu gibi iktibâs edilegelmiştir.
Din
Hilye metinlerinde hep Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz'in tarifi imkânsız güzelliği anlatılmaya çalışılmış ve O'nu bütün gerçeği ile anlatamamanın sıkıntısı çekilmiştir. Öyle ki Hz. Ali gibi bir hikmet pınarı ve söz mimarı bile, bu hususta ifade güçlüğü çektiğinden söz etmiştir. Bu tasvir ve tavsiflerde kullanılan kelimeler'in, devrin günlük Arapçasında sık rastlanmayan ifadelerden seçildiği dikkati çekmektedir. Yani Hazreti Peygamber, mûtad kelimelerle anlatılmamıştır. O'nu anlatmak için âdeta özel kelimeler îcâd edilmiştir. Bu bakımdan, kaynaklarda hilye metinlerinden hemen sonra, uzunca bir lügatçe (garibül-hadis) koyma ihtiyacı duyulmuştur. Bu metinleri Türkçe'ye aktarırken karşılaşılan güçlük ise, bir başka çaresizlik kaynağıdır. Zira dilimizde, bu özel kelimelerin özel karşılıkları yoktur. Söz gelişi, dilimizde güzellikleri derece sıralamasına koyarken; "güzel", "çok güzel" ve "en güzel" sıfatlarını kullanırız. Ne var ki, "en güzelden daha güzel"i ifade edecek kelimemiz bulunmamaktadır. Bu sebeple, "âlemlerin eşsiz güzeli"ni anlatırken, O'nu diğer güzellerin tavsîfinden ayırt ettirecek kelimemiz yoksa, bu ifâde zâfiyetinin sorumlusu da yok demektir.
Din
"İnsanların diriltileceği gün ve Allah’a temiz bir kalple gelenler dışında malın da çocukların da fayda vermeyeceği gün beni mahcup etme!" (26/89)
Din