-Neden onu öldürdünüz? diye sordu Colin
- Aah... dedi İsa. Israr etmeyin artık.
Çivilerinin üstünde daha rahat edebileceği bir pozisyon aradı.
-Ne kadar tatlıydı, dedi Colin. Ne kötülük düşündü, ne kötülük yaptı.
-Bunun dinle hiç ilgisi yok, diye homurdandı İsa esneyerek. Dikenli tacının eğimini değiştirmek için başını salladı.
-Ne yaptığımızı anlamıyorum, dedi Colin, bunları hak etmiyorduk biz.
Annem televizyonun karşısında. Saat sabahın 9'u. Üstünde çiçekli bornozu, bir Brezilya dizisi seyrediyor, dizi de çiçek çiçek, üzerinden şeker kamışı şurubu gibi bir müzik akıyor. Köhnenin köhnesi bir televizyon programı.
Onu bu acıklı şeyi seyrederken gördüğüm için rahatsızlık duyuyorum. Sinemayı seven, şiir ve müziğe hayran olan o. Çok daha iyi şeylere layık o. Böyle bir şeyi nasıl sevebilir? Ona bunu sert bir şekilde söyledim, kızdı.
Paris'e döndüm. Onu televizyonunun karşısında yalnız bıraktım. Yolda, onun bunu sevmediğini anladım, ama artık vasatlık, bayağılık, çirkinlik kaçırtmıyordu onu. O an onun ne kadar yalnız olduğunu anladım.
Eğer kalsaydım, televizyonu açmayacaktı
Sonunda sordum: “Neden burada ölmüyorsun anne?”
O zaman şöyle nazik bir cevap verdi: “Hayır, başka bir yerde ölmeyi tercih ederim, sizi rahatsız etmek istemiyorum…”