• Gerçek ile yapmacık'ı ayırdedilmez kılacak kadar birbirine
    karıştırıp eriten o eşsiz yol: Nezaket.
  • 240 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    BENİ KÖR KUYULARDA....


    Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,

    Denizler ortasında, bak yelkensiz bıraktın,

    Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;

    Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.

    ~ Ümit Yaşar Oğuzcan ~

    Hasan Ali Toptaş, hem kullandığı dilin ahengiyle, hem konuyu incelikli işleyişi, hem de eşsiz zarafetiyle yine okurlarını büyüleyecek bir roman sunmuş.

    Toplumsal yaraların belki de en derinine dokunuyor yazar.
    Duyarsızlığımıza....
    Başkaların acılarına sessiz kalışımıza...
    Acıyı izlerken aldığımız hazza...
    Acılardan pirim yapanlara, prim yaptırmamıza...


    “Susmak ,en az suç işleyenler kadar suça ortak olmaktır ...!”

    Beni Kör Kuyularda  bütün mümkünlerin kıyısından, tam da oradan konuşuyor. İnsanlardaki seyir merakı, bu merakın doğurduğu acımasızlık, habire dönen karanlık bir çark, çarkın öğüttüğü insanlar, yarım kalmış sevdalar ....

    Kitabı okurken Saartjie Baartman: Kadın Vücudunun Acımasızca Kullanıldığı Dünyanın En Trajik Öyküsü aklıma geldi.
    Ve kendimi bir sirkte gibi hissettim.. Hayvanlara yapılan eziyetlere göz yumarak koşa koşa o eziyeti izlemeye gidiyoruz.Oysa bu acımasızlığa göz yumacağımıza dur desek, ilerleyen zamanlarda belki de sirk diye bir şey geçmişte kalacaktır.

    Güldiyar’da bu duruma getirildi.
    Hayvan gibi,bir odaya kapatıldı,eziyet çektirildi.
    Herkes geldi,izledi,güldü,geçti....
    Hepimiz el birliğiyle Güldiyar’ı öldürdük.
    Çark döner ...birileri para kazanır, kimileri ölür...!

    Kitabı bitirdiğimde kör bir kuyudan çıkmış gibi yorulduğumu hissettim. Aslında söylenecek çok şey var ama yoruldum...

    Lev Tolstoy’un dediği gibi, “Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” İşte Beni Kör Kuyularda da böylesi bir durum söz konusu.

    Henüz Hasan Ali Toptaş’la tanışmayanlar varsa mutlaka okuyun derim .

    “Sadece Hasan Ali Toptaş okumak için bile Türkçe öğrenmeye değer .”

    Frankfurter Allgemeine Zeitung
  • Beşinci Abbâsî halifesi Hârun Reşid, sarayın bahçesindeki bir gül fidanını çok beğenir. Biçimi, eşsiz kokusu ve müstesnâ rengiyle dikkatini çeken bu gülü özel bakıma alması için bahçıvana emir verir.

    Bahçıvan da sultandan aldığı bu emir dolayısıyla, gülün üzerine âdeta titremeye başlar. Her seher ilk işi, o gülün bakımını eksiksiz yapmak olur. Yine bir sabah gülün bakımını yapmak için yanına gittiğinde bir de bakar ki, gülün dalına konan bir bülbül, ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere düşürmüş. Gülün dallarında tek bir yaprak bırakmamış. Büyük bir korku içerisinde halifeye koşar. Huzûra kabul edilince:

    "–Sultanım!" der, "Üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül gagalayarak yere dökmüş, gülün üstünde tek bir yaprak bırakmamış."

    Hârun Reşid, bahçıvanın söylediklerini sükûnetle dinledikten sonra, telâş göstermeksizin şu cevâbı verir:

    "–Üzülme bahçıvan efendi, üzülme! Bülbülün yaptığı yanına kâr kalmaz."

    Sultanın bu cevabı üzerine rahat bir nefes alan bahçıvan ise işine döner. Aradan henüz birkaç gün geçmiştir ki, bahçıvan, gülün yapraklarını düşüren bülbülü bir yılanın yakaladığını ve yutmak için otların arasında kaybolup gittiğini görür.

    Heyecanla yine halifeye gelir:

    "–Sultanım!" der, "Çok sevmiş olduğunuz gülün yapraklarını döken bülbülü bir yılan yakalamış, yutarken gördüm."

    Sultan yine telâşsız:

    "–Merak etme efendi!" der, "Bülbülün âhı yılanda kalmaz. O da ettiğini bulur."

    Bahçıvan yine işine döner. Bir ara bahçede çalışırken, bülbülü öldüren yılanın otların arasından kendisine yaklaşmakta olduğunu görür. Hemen elindeki küreğiyle vurarak yılanı öldürür.

    Yine halifenin huzuruna gelip sevinç içerisinde:

    "–Sultanım! Bülbülü öldüren yılanı, ben de bahçede küreğimle öldürdüm." diyerek durumu anlatır.

    Hârun Reşid yine sakin:

    "–Bekle bahçıvan efendi bekle!" der, "Yılanın âhı da sende kalmaz. Sen de yaptığının karşılığını görürsün."

    Nitekim çok geçmez, bahçıvan işlediği bir hata sebebiyle halifenin huzuruna çıkarılır ve cezalandırılması istenir. Halife de onun zindana atılmasını emreder. Askerler, yaka paça zindana doğru götürürken geriye dönen bahçıvan Sultana şunları söyler:

    "–Sultanım! "Bülbülün yaptığı yanına kâr kalmaz!" dediniz, onu yılan yuttu. "Bülbülün âhı yılanda kalmaz!" dediniz, onu da ben öldürdüm. Şimdi benim yaptığım da yanıma kalmıyor, zira sen zindana attırıyorsun. Kimsenin yaptığı yanına kalmıyor da, senin ki mi kalacak?..
    Demek sana da bir yapan çıkacak, öyle ise gel sen bana yapma ki, bir başkası da sana yapmasın."

    Hârun Reşid bir müddet sükût ettikten sonra, bahçıvana hitâben 'Doğru söyledin!' diyerek askerlere şu emri verir:

    "–Bırakın bahçıvanı, çiçeklerini sulamaya devam etsin."

    Bunun üzerine, Sultan ile bahçıvan arasındaki konuşmaya şâhit olan bir kimse şöyle der:

    "–Sultanım, gereken cezâsını vermediğiniz takdirde bahçıvanın yaptığı yanına kalmış olacak."

    Hârun Reşid, bu sözler üzerine şu hakîkati ifâde eder:

    "–Hayır! Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmaz. En ağır şekliyle âhirette ödemeye tehir edilir! Ama gâfil insanlar bunun farkına varamaz da, yaptığı yanına kâr kaldı sanır."

    (Osman Nûri Topbaş, Şebnem Dergisi, Eylül-2014)
  • HAMLET
    Yaa, demek öyle! Şimdi anladın mı beni nasıl küçümsediğini? Benim tellerimi kurcaladın durdun. Görünüşe göre anahtarlarımı tanıyordun. İçimdeki esrarın özünü seslendireceğini sandın. En tizinden en pesine dek ne kadar ses varsa çıkarmaya kalkıştın benden. Oysa şu küçücük aletten çok iyi müzik, eşsiz ses çıkar. Ama sen onu bile konuşturamıyorsun. Be Allahın belası adam, beni çalmak kaval çalmaktan daha mı kolay yani? Hangi çalgıyım, bilemem. Bildiğim şu, beni istediğin kadar kurcala, çalamazsın.
    William Shakespeare
    Sayfa 136 - Pdf
  • Müslümanların Zaman ile Sonsuzluğu bağlayan tek yol dedikleri o dar ve sallanan köprüye benzer eşsiz bir gökkuşağı vardı.
  • 2020 Yılında Kıyıda Bir Gün

    Satranç ustasına yeni sivrilen diğer pek çok gözde çeşitli satranç ustası gibi ‘’Yeni Fischer! ’’ türünden pek çok yakıştırma yapılıyor o ise doğallıkla duymazdan geliyordu. Deniz sütlimandı. Kıyıya yakın bir yerde ağır adımlarla yürüyordu. Sıradan bir kış gününü yansıtmayan bir gündü, o gün için hayli kalabalıktı, insanlar neşeli gözüküyorlardı, ilkbahardan farklı olarak sanki bir tek kelebekler ortada yoktu. İnsanların neşesi yerindeydi o da bu neşeye katıldığını hissetmişti. Gökyüzü ile birleşen denizin huzur yayan sakinliği insanlara bulaşmış gözüküyordu. ‘’Denize yüzünüzü döndüğünüzde ruha ılık ılık işleyen rahatlama hissiyle ferahlıyorsunuz, ters istikamete döndüğünüzde şehrin insanı tüketen kaotik görünümü göze çarpıyor ’’ diyordu kendine ikisi arasındaki tezatlığı yansıtan bir ara istasyonda olduğunu aklından geçiriyordu. ‘’Deniz yönü, *ruhun manzarasına hitap ediyor, şehrin istikameti o her günkü rutin tekdüze ve zaman zaman sıkıcı hale gelen hıza, manzaranın ruhuna işaret ediyor.’’ diye düşünüyordu, ’’Yine ortada bir ruh kalmışsa tabii’’ diye iç geçirmeyi ihmal etmeden. Saat 16.47 idi, ocak ayının 28’inde. Deniz üzerine çepeçevre yayılmış sayısız martı ince bir sis tabakasıyla kaplı yüzeyde gözün seçemeyeceği enginlerde kaybolup giderken, kıyıda kuzgunlar aralarını açmadan tünemek için alçaktan gökyüzünü hızlıca yarıyordu. Biraz sonra kuzey doğu tarafında pruvası kuzey yönünü gösteren bir yolcu gemisi ihtişamla belirmişti. İskelenin yaklaşan akşamı haber veren sarı beyaz ışıkları da o sırada yanmıştı. - ortalık halen yarı aydınlıktı ve Satranç ustası kendisini manzaranın çekici etkisine kaptırmış gözüküyordu. Bu yörenin, ziyaretçileri üzerinde, böylesine eşsiz biçimde havaların ısındığı şaşırtıcı günlerde, günümüzde müze olarak hizmet veren alcatraz hapishanesi kadar ilgiyi üzerinde toplayan canlı bir çekiciliği vardı. Yanında Jose Saramago’nun, ‘Lizbon Kuşatmasının Tarihi’ üzerine adlı başlamış olduğu kitabı taşıyordu. Kitabı mı okumalıydı manzarayı mı izlemeliydi? Karar veremiyordu bir türlü, düşünmeyi de ihmal edemiyordu. Mutsuzluklarını aşmış olan bir insandı. Hayatın bir takım olumsuzlukları olurdu bu da bir insanı mutsuzluğa mutlaka sevk etmeye yeterdi. Hüznün mutluluğa, umudun umutsuzluğa zaman zaman üstün gelmesi bu yüzdendi. Hayatın her iki duygu durumuna sevk ettiği durumlarda yalnızca anlamaktan memnun olmayı anlayabiliyordu. Toleransın anlamını biliyordu, ama liberal değildi, liberallere saygılıydı ama önemsemeyen biriydi. Onun değersiz bulduğu eski solcu liberal tayfaydı, insanların nedenini bilmedikleri mutsuzluklarından bir parça onların sorumlu olduğunu düşünürdü. Hareket edememesine rağmen bir bilgisayar vasıtasıyla konuşabilen zihin dünyasında son derece özgür, bilim adamı Stephen Hawking’e gönderme yaparak abartıyla arkadaşları ona eskiden ''Hawking'' diye hitap ederlerdi. Ona bu lakabı kazandıran, herkesle iletişim kurmaması, hareket etmeyi pek sevmemesi, konuştuğunda da anlamlı konuşmasıydı. O sıralar, sonradan Hawking hakkında pek bir şey bilmediğinden belgeselini açıp izlemişti. Hasta olduğunu öğrendiğinde etkilenerek dinlediği ‘wagner'in, Ölümün Duyurusu’ adlı eserini kendiside en az onun kadar iştahla dinlemişti. Satranç ustasının eski zamanlar aklına geldiğinde diğer çoğu çocuktan farkının sık sık klasik müzik dinlemesi, sevmesi olduğunu ansıyordu. Üstelik bu sevgi ona kimse tarafından teşvik edilmeden siyah beyaz ekrandan kazanılmıştı. Zaman bulduğunda doğada kısa yürüyüşler yapmayı sever, kitap okur, sanat ve kültür hayatının meyvelerinden faydalanırdı. Evet çocukluğunda çoğu çocuk gibi o da kendi annesinin özenle hazırladığı kahvaltıda tostunu ve rafadan yumurtasını yemiş sütünü içmişti. Evet ilkokulda okuduğu masal kitaplarının yerini ortaokulda ciddi romanlar almıştı. Evet klasik müzik ve okuma alışkanlığı, hayatının bu iki önemli girdisi onu can sıkıcı bulduğu hayattan çekip çıkarıyordu. Fakat hayat onun için sıradan, tekdüzeydi yine de. Bu yüzden uyutan değil de, hayatın gerçek anlamını sorgulatan sanat-kültür hayatının, hayatına gerçek anlamı kattığı kanısındaydı. Fakat hayatın bu sevimli özelliğini kullanmak kendisini mutlu kılmaya yetmiyordu, çünkü **gülmek, bir halk gülüyorsa gülmekti. Yoğunlaştığı ayrıntıları not defterine karalamak istediyse de montunda aradığı siyah tükenmez kalemini kaybettiğini fark etti. Halbuki az önce mola yaptığı bir noktada kullanmıştı, demek ki son kez kullanmıştı o kalemi.

    *Manzaranın ruhu ruhun manzarası- Huzursuzluğun Kitabı - Fernando Pessoa
    **Edip Cansever – Mendilimde Kan Sesleri adlı şiirden.
  • Yüzyıllardır çözülemeyen acayip bir bilmeceydi insan. Derinlerden daha derin bir sırdı ya da, ucu bucağı olmayan, içi pisliklerle, içi eşsiz güzelliklerle dolu, alabildiğine karanlık ve karmakarışık bir evrendi.