Düşünüyorum da, Mevlana ne güzel söylemiş aslında: “Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler var; karanlığa varma, güneşler var.” Ama mesele şu ki, insan ister istemez gidiyor o diyara. Düşüyoruz yani. Kimimiz çok kalıyor, kimimiz az. Fakat asıl mesele orada takılıp kalmamak. Ben şunu fark ettim: Ümitsizliğin içindeyken durup sadece “ne olacak?” diye beklemek hiçbir şeyi çözmüyor. Aksine, insan elinden geleni yapmalı ki içindeki o ateşi yakabilsin. Bir kere başlarsan, kıvılcım çıkar ya, işte o an bir şeyler değişir. Hem kendin için yapmış olursun hem de belki farkında olmadan başkasına da cesaret olursun. Çünkü biri hareket edince, diğerleri de “ben de yapabilirim” diyor. O yüzden ateşi beklemek yok, ateşi yakmak var. Karanlık varsa, güneş de var. Ama güneş doğana kadar bizde de boş durmayacağız. Elimizdeki çakmağı çıkarıp bir mum yakacağız. O mumun ışığı belki az ama karanlığa inat yeter. Sonrasını zaten Allah bilir. Dert de deva da aynı yolcunun iki farklı anı. Yeter ki ümitsizliğe rağmen bir adım atmayı göze alalım.
"...Allah'ın rahmetinden ümidini sadece kâfirler güruhu keser."