Böylece, sahip olma arzusu insan davranışlarında iki önemli değişime sebep olmuştur. Bunlar; kişilerin müteşebbüs haline gelmeleri ve mülkiyetleri hakkında gayet dikkatli ve uyanık olmalarıdır. Bu durum, yeni bilgilerin devamlı keşfine ve test edilmesine yol açtı. Bütün kabileler, başarılı tecrübelerden faydalandı, fakat bireysel hatalardan, başarısız denemelerden zarar görmedi.
Ticaret ve değişik bir kent yaşamının ortaya çıkışının, Avrupa uygarlık ve üstünlüğünün doğuşundaki payı gerçekten çok büyüktür. O kadar ki, eğer Avrupa'da böyle canlı bir ticaret doğmamış olsaydı, 15. yüzyılın Rönesans'ı ya gerçekleşemez ya da en azından çağımızın temellerini oluşturacak yenilikleri etkisiz ve kısa süreli kalırdı.
Avrupa'nın saldırgan, çalışkan, acımasız ve kendi kendine yeterli tüccarları ile Doğu'dakiler arasında tam bir zıtlık vardı.
(Bugün özellikle ABD'deki iş adamlarının genel olarak temel nitelikleri ve hatta açıkca benimsedikleri iş ilkeleri ile Batı'nın tüccarları arasındaki koşutluk ilginçtir. Demek ki, 11. yüzyılda Batı Avrupa'da tam bin yıl sürecek olan bir geleneğin tohumu atılmış olmaktaydı.)
Kısaca, Avrupa'nın büyük toprak sahipleri, merkezi otoriteye karşı birer direnme odağı haline gelirken, Rusya da dahil Doğu'da merkezi otorite, bunlara kendine bağlı birer hükümet uzantısı gözüyle bakmayı sürdürmüş ve böyle de davranmıştır. Bu kısmi özgürlük ve kendi kendine yönetim, Avrupa'ya dünya üstünlüğünü sağlayacak olan Rönesans'ın doğmasında da etkişi olmuştur.