Birbiri ile bağlantılı ve birbirlerinin hayatlarını etkileyen, ayrı çevrelerde yaşayan, bir araya gelme olasılıkları bulunmayan değişik sosyal katmanlara ait insanları ortak bir kaderde buluşturarak, toplumun kendi kendisiyle ve yakın tarihiyle yüzleşmesini sağlayan Leyla’nın Evi, klasik bir Zülfü Livaneli romanı. Okuyucuyu sıkmayan dili, sürükleyici hikayesi, verdiği mesajlarla okunmaya değer bir roman; hatta yayınlanmasından sonra tiyatroya da uyarlanan, bu alanda da izleyicilerin çok beğendiği bir tiyatro eseri.
Roman, bir paşa torunu olan Osmanlı soylusu Leyla Hanım'ın yıllardır doğup büyüdüğü yalıdan dışarı atılmasıyla başlar. Elinde tapusu olmasına rağmen çocukluğundan beri yaşadığı evinden neden atıldığını anlayamayan Leyla Hanım, bavulu ile yalının önünde oturarak adalet beklemeye başlar; fakat imdadına kimse yetişemez. Gururlu bir kişiliğe sahip olan Leyla Hanım çevreden gelen yardımları da elinin tersiyle iter.
Gazeteci olmak için çabalayan Yusuf ise, haberi duyunca hemen yalının oraya gider ve çocukluğundan tanıdığı ve çok sevdiği Leyla Hanım'a yardım etmeye çalışır. Kimseden yardım kabul etmeyen Leyla Hanım’ı en sonunda Cihangir’deki evine getirmeye ikna eder. Fakat Leyla Hanım’ı Cihangir'deki bu evde de istemeyen biri vardır. O da Yusuf’un kız arkadaşı olan, gerçek adı Rukiye olan; fakat asi kişiliği yüzünden Roxy adını kullanan sevgilisi... Bu aşamadan sonra romanın ana kahramanları arasında birbirini tanıma ve yakınlaşma başlayarak adeta bir kenetlenme oluşur ve birbirlerinin hayatlarına dokunmaya başlarlar. Romanı güzel kılan en önemli nokta da zaten budur. Bambaşka hayatlara sahip insanların dahi oturup konuşacak, birbirlerine yardım edecek, hatta birbirlerini yönlendirecek konuları olduğunu roman gözler önüne serer.
Romanı okuyan herkes gibi ben de