Anna’nın basılı ilk kitabı ve benim de hevesle alarak okuduğum ilk kitabı Lilith’in Gözyaşları oldu. Sosyal medyada her ne kadar konusunun düşmandan aşka olduğunu görsem de “karanlık romantik” kategorisinde ki bir kitabın 600 sayfada ne anlatacağını nasıl akıp gideceğini merak ederek elime almıştım.
Konusu kısaca; Meira adındaki kadın ana karakterimizin, geçmişine dair hiçbir şey hatırlamayarak geçmişte herkesin bildiği en büyük düşmanı olan Uygar isimli erkek ana karakterimizin evinde esir olarak uyanması ve buna bağlı gerçekleşen olaylar. Geçmişten yaralar, düşmanlıklar, anılar ve aşklar.
Politika ve özellikle ırk, siyaset gibi konulara da bolca yer veriliyor kaldı ki kadın baş karakter bu çizgi arasında çokça arafta bir durumda.
Göz korkutan bir kitap gibi dursa da başlayınca sürükleyip kendiyle götürüyor. Tabii, bu içerisinde olay olduğundan değil bilakis 400 sayfa boyunca ne kaos ne olay ihtiyacınız karşılanıyor.
Bu demek değildir ki; 400 sayfa boyunca aşırı sıkılacaksınız, bıkacaksınız. Karakter analizleri, karakterlerin geçmişleri, düşünceleri bu sayfalarda tam bir şekilde kafanıza oturuyor. Ben kitabın fazla sayfa olmasını bu kitabın asıl linçlenen konusuyla rahatsız olmadığımı belirtmek isterim.
Kısaltılılabilir miydi?
Evet.
Ama aksi olduysa da bu tamamen yaprak israfı değildir. Yazarın karakterleri yeterli
bir şekilde anlamamız için bize verdiği bir avantajdır.
Karakterlerden Uygar ve Meira’nın düşmanlığı ve aralarındaki elektrik onların kararsızlık ve dengesizlikleri bir bir yansıtılıyor. Sorun, Meira’nın geçmişte Uygar’a hatırlamadan yaptığı ihanetin 600 sayfa boyunca ima edilmesi ama asla ne olduğunun söylenmemesi.
Bu konuda yazarın “Merak etsinler de diğer kitabı da okusunlar.” zihniyle bitirdiğini düşünüyorum.
Uygar’ın kendi kısımlarını okurken