İslâmda, mistisizm, tarikatlar şeriata karşı değil; onun yanında, hatta, asıl anlamında, onun içindedirler. Ondan doğarlar ve ona doğru giderler, onun açılımı ve yorumudurlar. İnsanı ondan alırlar, ona hazırlarlar ve yine ona teslim ederler.
Hakikat bir fecir gibi ancak samimiliğe ağar. Samimilik özünü kaybetmeyen medeniyet de, zamanın dostu, hakikatın mahrem-i esrarı, ebedîliğin sevgilisi olarak kayrılacaktır.
Yönetici sınıf, zengin zümre, halkı sömürdükleri ve ezdikleri yetmezmiş gibi, ezilmişlerin ruhlarını da tutsak etmek ister. Kendilerini veya kendilerini sembolize eden bir şahsı, bir aileyi putlaştırmaya çalışır. Mitler, silâhlarıdır. Demek ki, yetenekli halk sanatçısı, Allah vergisi kudretini, taşa, mermere geçirirken, bir tanrı -hükümdar canlandırmak, ebedîleştirmek için deha cevherini eritecek. Eğer, hükümdar Tanrı idiyse, halk sanatçısı onu nasıl ebedîleştirebilir? O zaten ebedî değil midir?! Hem Tanrı olmak, hem halk sanatçısının ebedîleştirmesine muhtaç olmak, bir çelişme değil midir? Ama tanrı önünde aptalca hırs içine düşen bu zümre çelişmeyi görebilir mi? Görse de görmezlikten gelmiyecek midir?