Artık kartallarla birlikte kanat çırpma hayalleri kurmuyordu; belki de karnını doyurabilmek için çamuru kazarak yiyecek bulmak zorunda olduğunda hayal gücü bitip yerini yetişkinliğe bırakıyordu.
Kya içinden, annesinin hâlâ timsah derisi ayakkabıları ve uzun eteğiyle kulübeye yürüyor olmasını diliyordu. Kimse gelmeyince Kya, tahıl lapası tenceresini aldı ve ormanın içinden deniz kenarına doğru yürüdü. Ellerini ağzına götürüp başını arkaya atarak kuşlara seslendi, “Kukkuri ku, kukuri ku, kukkuri ku!” Gökyüzünde ve sahilin her yanında gümüş benekler belirdi.
“İşte geldiler. Ben bu martıların hepsini sayabilecek kadar saymayı bilmiyorum,” dedi.
Çığlıklar ve tiz sesler çıkaran kuşlar, onlara mısır atan Kya’nın etrafında uçuştular ve yemek için aşağı indiler. En sonunda sakinleştiler ve Kya, sahilde bağdaş kurup otururken onlar da tüylerini temizlediler. İri bir martı, Kya’nın yanına kondu.
Kya kuşa, “Bugün benim doğum günüm,” dedi.
Janos Boka gözlerini sıraya dikmiş düşünüyordu. Basit çocuk ruhunda derinden derine bir şeyler değişiyordu: Hayata dair, hani içinde hepimizin bazen kederli, bazen neşeli köleler olduğumuz hayata dair, bazı gerçekleri kavramaya başladığını hissediyordu.
Çünkü ben kendimi hâlâ Pal Sokağı çocuğu olarak görüyordum. Siz beni aranızdan atmış olsanız da bu böyleydi: Çünkü beni dışlayabilirsiniz, ama yüreğimde olanları değiştiremezsiniz.