"Hepimizinki günübirlik hayatlar; hatırlayanın, hatırlanandan farkı yok. Hepsi geçici. Hem anılar hem de onların nesnesi. Her şeyi
unutmuş olacağın günler kapıda, her şeyin seni unutacağı günler yakın. Bil ki çok geçmeden hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın."
Marcus Aurelius , Kendime Düşünceler
Şunu baştan belirtmek isterim: Bu yazıda öykülerin gidişatını ya da sonlarını ifşa eden bir spoiler yok. Daha çok okurken nasıl bir hayat hikâyesiyle karşılaşabileceğinizi, bende uyandırdığı duyguları ve düşünceleri paylaşıyorum. Ayrıca şunu da eklemeliyim: Bazı öykülerde, özellikle 10. öyküde olduğu gibi, ben sadece kendi dikkatimi çeken ayrıntıyı aldım. Hikâyenin kendisi çok daha farklı ilerliyordu. Yani burada aktardıklarım okura göre değişebilecek, herkesin kendi deneyimine göre farklı anlamlar taşıyabilecek şeyler. Bu yüzden gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.
Irvin D. Yalom ’un Günübirlik Hayatlar kitabı daha ilk öyküsünden beni içine aldı. Paul Anders’in mektuplarındaki üslup, sözcüklerin dansı, okuru sürekli yeni hipotezlere sürükleyen ve ardından tümünü altüst eden bir anlatım… Yalom’un merak uyandırma gücü o kadar yoğundu ki, daha hikâye bitmeden “böyle bir yazar var mı, varsa hemen okumalıyım” diye düşündüm. Hikâyeler, insanı sorularla baş başa bırakıyor; bitişleri cevap değil, yeni bir sorgulama alanı açıyor.
İkinci öykü, yaşamın çıkmazlarını ve insanların açmazlarıyla yüzleşme biçimlerini gösteriyordu. Bazen başkasının çıkmazına tanıklık etmek, kendi çıkış yollarını görmeye de yardımcı oluyor. Yalom burada da insanın hayatın gerçekleriyle hesaplaşma cesaretini ön plana çıkarıyor.
Üçüncü öykü, gençlikte yaşanan heyecanların, neşeli ve unutulmaz görünen anıların ardındaki özlemi ve bu özlemin bir kişiye takıntıya dönüşmesini işliyordu. “Gerçekte belli bir kişiye âşık olmak değil de, o dönemin