Nermin Yıldırım’ın Unutma Beni Apartmanı’nı bitirdiğimde zihnimde çok karmaşık duygular uyandı ama dürüst olmam gerekirse bu duyguların bir kısmı maalesef hayal kırıklığıydı. Kitapta Süreyya adında, aslında kendi hayatının bile başrolü olamamış bir kadınla tanışıyoruz. Başkaları için yazan bir "gölge yazar" olması, aslında onun ruh halinin tam bir yansıması gibi; hep birilerinin gölgesinde, hep bir gizli bölmede yaşıyor.
Süreyya’nın o köksüzlük hali, hiçbir yere ait hissedememesi aslında çok tanıdık bir tema. Babaannesi öldüğünde onu bu kadar çabuk unutabilmesi, aslında bağ kurmaktan ne kadar korktuğunu gösteriyor. Ama benim için asıl mesele annelik ve güven kısmında düğümlendi. Annesi tarafından küçükken terk edilen bir kadının, güven duygusunu tamamen yitirmesini anlıyorum. Kendi anne olduğunda da bu boşluğu dolduramıyor çünkü anne olmayı gerçekten istediği için değil, Marcel’e duyduğu o devasa aşk yüzünden, onun parçası olan bir bebeği doğurmak istiyor. Süreyya’nın psikolojisi tam bir "kaç ya da bağlan" savaşı. "O beni terk etmeden ben onu terk edeyim de canım yanmasın" mantığı aslında ne kadar yaralı olduğunun kanıtı.
Yazarın anneliğin içgüdüsel olmadığını, bir hazırlık gerektirdiğini ve sevgi görmeyenin sevgi veremeyeceğini vurgulamasını klişe buldum. Ama kitapta geçen; "Ortada ufacık bir bebek vardı ama ben kocaman bir anne değildim cümlesi beni çok etkiledi.
Süreyya’nın yıllar sonra annesini anlayıp içindeki anneyi iyileştirmeye çalışması, kendi sonunu değiştirmek için o gücü bulması kitabın en umut verici kısmıydı belki de.
Fakat tüm bunlara rağmen, Süreyya karakteriyle bir türlü tam anlamıyla bağ kuramadım. Onun o içine sığındığı bitmek bilmeyen buhran, o "tutunamayan kadın" rolü bana çok geçmedi.
Evet, annesi onu terk etmiş, büyük bir travma yaşamış ama bu