Günün son ışığı, pencerenin tozlu pervazına vurduğunda odanın içi altın bir sessizliğe bürünmüştü. Her şey yerli yerindeydi ama hiçbir şey yerinde değildi artık. Koltuğun ucunda yarım kalmış bir örgü, sehpanın üzerinde soğumuş bir çay bardağı, duvarda takılı kalan bir saat… Zaman sanki o evde yaşamayı unutmuştu. Perdeler rüzgârla hafifçe kıpırdadıkça, içerideki yalnızlık da nefes alıyor gibiydi.
Köşedeki eski radyo birden cızırtıyla inledi; bir ses geçti frekansların arasından. Sanki ev, hatırlamaya çalışıyordu bir zamanı: içinde kahkahaların yankılandığı, mutfağın çorba koktuğu, akşamların beklenir olduğu o eski zamanı. Şimdi ise her şey duruyordu; insanın içini kemiren bir “devam ediyor” hâliyle.
Dışarıda gün sonu rüzgârı ağaçların dallarına dokunuyor, gökyüzü kararmaya hazırlanıyordu. O an, evin içinde kimse olmasa bile birinin kalbi ağır ağır kapanıyordu güne. Çünkü bazı hikâyeler bitmez; sadece sessizliğe karışır, kimsenin fark etmediği bir anın içinde soluk alır, sonra yavaşça unutulurdu.
-kalemimden ✍️🏻