Roman, ilk bakışta oldukça sıra dışı bir fikir üzerine kuruluyor: Ölüm bir gün çalışmayı bırakıyor, kimse ölmüyor. Başlangıçta insanlığın en büyük hayali gibi görünen bu durum, kısa süre içinde toplumsal düzenin çöküşüne dönüşüyor. Roman boyunca devlet, din, sağlık sistemi ve aile yapısı ölüm karşısındaki gerçek yüzlerini göstermeye başlıyor.
Romanın ikinci kısmında ise anlatı bambaşka bir yere evriliyor. Ölüm bu kez bir kavram olmaktan çıkıp karaktere dönüşüyor. İnsanlara mor zarflar gönderen, görevini yerine getirmeye çalışan ama bir müzisyenin hayatıyla karşılaşınca kendi varoluşunu sorgulamaya başlayan bir “ölüm” görüyoruz. Bu bölüm bana göre romanın en güçlü tarafıydı çünkü Saramago burada ölümle yaşam arasındaki çizgiyi duygusal bir yere taşıyor. Ölümün bile insana yaklaşınca değişebilmesi, romanın en ironik ama en etkileyici düşüncelerinden biriydi.
Romanı bitirdiğimde aklımda kalan en güçlü düşünce şu oldu: İnsan aslında ölümden çok ölümün yokluğundan korkabilir. Çünkü yaşamı anlamlı yapan şey biraz da onun sonlu olması. Saramago bu romanında sadece “ölüm nedir?” sorusunu değil, “ölüm olmazsa insan neye dönüşür?” sorusunu da sorduruyor. Bu yüzden roman, fantastik bir fikirle başlayıp insan doğasına dair oldukça gerçek bir yere ulaşıyor.
"Hepimiz ölümsüzlük sarhoşluğunun topluma hâkim olduğu o ilk günlerde henüz dul kalmış bir hanımın mutluluğunu evine bayrak asarak gösterdiğini hatırlayacağız."