Demirci, kalabalığın arasına katılmış, sevinçle:
“ İmana geldi kafir,” diyordu “ Korku onu imana getirdi. O altın sarayının, mermer, gümüş sarayının yerle bir edileceğini anladı. Anladı da dize geldi kafir” diyordu.
Herkes hayranlıkla Demirci Hüsoya bakıyordu.
“Biz hep böyle, her şeyde birlik olsak, kimse bize diş geçiremez. Bize dağlar, şahlar dayanamaz. Hiç kimse… Yeter ki böyle birlik olalım.”
Arkasından, bazı kimseler, sarayın yakınları: “Ateşperest,” diyorlardı. “Din düşmanı! Sana ne? Birlik olsak olmasak. Sen bir ateşe tapansın.”
“Yapamam İsmail Ağa. Korktuğumuzu anlarlar.”
“Akıllarına bile gelmez korktuğumuz. Kalabalık hiç fitne fücur düşünmez. İyi niyetlidir.”
“Gelir İsmail. Kalabalık kadar zekisi dünyaya gelmemiştir.”
…Anası başucuna oturmuş ağlıyordu. Babası diyordu ki: “Alışır, alışırsın. Bu dünyada başka türlü yaşamasının hiçbir çaresi yok…”
Anası durmadan ağlıyordu. Yusuf bayıldığını ansıyor.
İşte bundan sonra böyle eşeğe ters bindirilmiş çok insan gördü Yusuf. Tüyü bile kıpırdamadı. Yusuf’un gözlerinin önünde çok baş vurdular. Beyazıt kalesinde. Zincirlerle çok insan dövdüler Beyazıdın çarşı alanında. Bütün bu işler olurken babası kendisinden geçiyor, heybetleniyor, yüzü geriliyor, gözleri parlıyor, boyu uzuyor, omuzları genişliyor, bambaşka bir insan oluyordu. Babası sanki bu anlarda yaratandı, yok edendi. Babası bu anlarda Ağrıdağı’ndan binbir gümbürtüyle, yıldırımla, şimşekle inmiş bir korku tanrısıydı.
Yusuf ondan çok korkuyordu. Babası onun için bir baba değil, bir korkuydu. …