Başkasının hatasını diline dolamak ancak hata yapmamış insanların hakkı olsa, birisinin hatasından bahsettiği an insan ilk hatasını yapmış ve o hakkını kaybetmiş olurdu.
Kuşların ötüşünü duymuyorsak, güneşin doğuşunu seyretmek aklımıza gelmiyorsa, çiçeklerin kokusu sarhoş etmiyorsa bizi, bembeyaz karın adı kâbusa çıkmışsa, yağmurda kollarımızı açıp başımızı göğe tutmak aklımıza gelmiyorsa ve bu sebepten bize değil hep şehre yağıyorsa yağmurlar, bundandır.
Bundandır alıp verdiğimiz her nefeste kalbimizin Allah demeyişine kahrolmayışımız. Bizden işlerimizi ibadet gibi yapmamız istenirken, bizim ibadetlerimizi yaparken kalbimizde işlerimizin atması bundandır.
Yetimin mahzunluğunun farkına varamıyorsak, mazlumun gözyaşı içimizi kanatmıyorsa, yanı başımızdaki acılara bigâne ise kahkahalarımız, ümmet deyip uykularımız kaçmıyor, mazlum deyip yemekler boğazımıza takılmıyorsa hep bundan.
Ağaçların zikrini duysaydı insan, kalbi dayanamaz patlardı demişti bir gün bir kalp sahibi. Duymak, kalbi olanların işi demek ki... Kulağı olanlar işittim zannediyor sadece.
Bir sarı çiçek bulmalı şimdi. Oturup başına bir türkü söylemeli: "Ben bağrımı toprak sandım taş imiş / Meğer taşa tohum ekilmez imiş."
Bir sarı çiçek olmalı şimdi. Başında türkü söyleyen adama dönüp bir şiir okumalı: "Taş taş değildir bağrındır taş senin / Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin."
Adam şiir kokmalı o an, çiçek türkü yakmalı. Adamın yüzü sararmalı mahcubiyetten, çiçeğin yüzü ağarmalı aşktan. Çiçek yüzünü adama dönmeli. Adamla çiçek bir olmalı. Erimeli çiçek adam. Bir kalp kalmalı ondan geriye. Yokladıkça Allah, kokladıkça ah diyen bir kalp...
"Elif lâm râ"
İşte bütün hikaye...