Bu kitabı tarih öğretmenimin zoruyla okudum. Kendisini pek sevmem. Ama itiraf etmeliyim ki sırf bu kitabı okumama vesile olduğu için bile ona duyduğum nefreti bir süreliğine unutabilirim. Çünkü Deli Kurt, beklediğimden çok daha derin bir roman çıktı.
Kitap, Yıldırım Bayezid’in Timur’la yaptığı Ankara Savaşı’ndan sonra Osmanlı’nın girdiği Fetret Devri’ni anlatıyor. Çelebi Mehmet’in tahta geçmesiyle kardeşi İsa Bey’in öldürülmesi olaylarıyla başlıyor. Ama ben bu kitabı sadece bir tarihî roman olarak görmedim. Atsız burada savaşlardan, taht kavgalarından çok daha fazlasını anlatıyor: Türklerin var olma sancısını, kimliğimizi arayışımızı ve en acısı da kandaş olduğumuz hâlde birbirimize verdiğimiz zararın Çin’den, Rum’dan daha fazla olduğunu.
Deli Kurt’un Gökçen Kız’a olan aşkı bile sıradan bir aşk değil; içinde millî değerler taşıyan, inançla örülmüş bir sevgidir. Bu iki insanın birbirine duyduğu his, sadece bedensel bir bağ değil; sanki iki ruhun, iki ideali aynı noktada buluşması gibi. Fiziksel anlamda kavuşamasalar da ben onların manevî bir alemde birbirlerini bulduklarını düşünüyorum. Deli Kurt’un aşkı, aslında bir millete, bir ruha, bir geçmişe duyulan bağlılığın başka bir biçimi.
Deli Kurt sadece geçmişte yaşamış bir kahraman değil; hepimizin, günümüz şartlarında bastırdığı ve bastırmak zorunda kaldığı o inatçı ruh ve mücadele. Bir gün onun gibi, nereye gittiğinizi bilmeden de olsa o ruhu dinleyebilmeniz dileğiyle. ️