Kafamda bir yığın ses. Bir yığın ezgi... 🪅
Alıntı
Kelimeler öyle garip şeylerdir ki; bazen bir sessizliği bile taşıyabilirler, bazen de bir rüzgârın içinde ezgi olup uzak hatıralara dokunurlar..
Alıntı
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Ç I B A N
Herkese Merhaba ; Akıcı ve konusuyla sürükleyici bir kitap önerisi ile geldim. Güç, hırs ve modern teknolojinin insan ruhunu nasıl çürüttüğünü; geçmişin fedakarlıklarıyla bugünün kibrinin çarpışmasını anlatan gizem dolu bir bilimkurgu-gerilim romanıdır.. Serdar, araştırmacı ve bir o kadarda zekasıyla her zaman kendini gösteren bir karakter. Dedesinden kalan gizemli kutunun ortaya çıkması ve yolları kesiştiği insanlar,..bu meraklı yolculuğa sürüklüyor bizide.. Serdar, zamanı büken kusursuz bir makineleşmenin, insanlığı bir sarmalın içine hapsettiğini fark eder (ya da geçirdiği ağır psikotik nöbetler yüzünden buna inanır). ​Hastanede hemşirelik yapan Ezgi gibi karakterler, Serdar'ın bu iddialarını ağır bir akıl hastalığı olarak görüp hayatın güvenli, sıradan rutinine sığınmayı seçerler. Toplumun büyük kısmı da (Gökhanlar, Büşralar) yaklaşan büyük felaketi görmezden gelip sahil kafelerinde neşeyle yaşamaya devam eder. ​Serdar insanlığı uyandırmak ve teknolojiyle evreni alt etmek isterken kendi kibrinin kurbanı olur. Parmak izleri yok olmuş, kimliği tamamen silinmiş bir şekilde, Kadıköy köprüsünün paslı demirlerine tutunarak sokağa düşer. İnsanlık kendi "çıbanını" kendi eliyle büyütmüştür. Dünya on yıl sonra yanacak olsa bile, zaman durdurulamaz bir şekilde akmaya devam eder. "ilerleme" adı altında insanlığın doğadan ve köklerinden koparak nasıl kendi sonunu hazırladığını vurucu bir sonla bitirir. Sıradan insanlar yaklaşan kıyameti tamamen unutup konforlu ve neşeli hayatlarına devam ederken; sistemi ve havayı "hacklemeye" çalışan en zeki ama en ıssız adam Serdar, kendi yarattığı cehennemin içinde bir gölgeye dönüşür. Zaman ise hiçbir şey olmamış gibi kendi sarmalında akmaya devam eder. .."𝘠𝘢 𝘻𝘢𝘮𝘢𝘯 𝘥𝘶̈𝘻 𝘣𝘪𝘳 𝘤̧𝘪𝘻𝘨𝘪 𝘥𝘦𝘨̆𝘪𝘭 𝘥𝘦, 𝘬𝘦𝘯𝘥𝘪 𝘬𝘶𝘺𝘳𝘶𝘨̆𝘶𝘯𝘶 𝘺𝘶𝘵𝘢𝘯 𝘢𝘤ı𝘮𝘢𝘴ı𝘻 𝘣𝘪𝘳
Batı müziğindeki "bireysel bestekâr ve telif" anlayışının aksine, bizde kolektif bir estetik ve derin bir saygı kültürü hakimdir. Mevlevi kültüründe "ben" demek, ego göstermek hoş karşılanmaz. Bir bestekâr, Dede Efendi gibi bir dehanın eserine harika bir melodi eklese veya bir geçişi (terennümü) zenginleştirse bile, oraya kendi adını yazmayı bir hürmetsizlik ve kibir olarak görür. Amaç eseri güzelleştirmektir, kendi adını parlatmak değil. Bu yüzden eklemeler ana gövdenin içinde erir ve eser yine Hammamizade’nin adıyla anılmaya devam eder. Türk musikisi yüzyıllar boyunca notayla değil, meşk sistemiyle (hocadan talebeye sözlü aktarımla) yaşadı. Bir eser İstanbul’daki Yenikapı Mevlevihanesi’nde farklı, Konya’da veya Kahire’deki mevlevihanede küçük nüanslarla farklı okunabiliyordu. Her tekkenin başındaki kudümzenbaşı veya neyzenbaşı, esere kendi üslubunu ve "tuzunu biberini" katıyordu. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında bu ayinler notaya dökülmeye başlandığında (Rauf Yekta, Suphi Ezgi, Sadettin Heper gibi üstatlar tarafından), her hoca kendi hafızasındaki ya da kendi ekolündeki versiyonu yazıya geçirdi. Bugün denk geldiğimiz farklı versiyonlar, muhtemelen farklı mevlevihanelerin hafıza kayıtlarının günümüze ulaşmış halleridir. Bizim geleneğimizde bir eser, ilk bestelendiği an biten donmuş bir heykel değildir; nehir gibidir, aktıkça yeni kollarla beslenir ama yatağını ilk açanın (yani Dede Efendi'nin) adını taşımaya devam eder. Mevlevi ayinleri bu tamamlama ve ekleme meselesinin en yoğun yaşandığı, adeta bir laboratuvar gibi işlediği yerdir. Aslında bu durum, ayinin sadece "dinlenmek için" yazılmış bir konser eseri değil, doğrudan bir ritüelin (mukabelenin) yaşayan, nefes alan bir parçası olmasından kaynaklanıyor. Mevlevi ayinlerindeki bu ekleme, genişletme ve
1000Kitap
Özgür Yüce’den
“Hayatın derinliğinde, her nefeste yeniden doğarız.” Zamanın akışında savrulurken, kırık parçalarımızla mozaikler örer, acılarımızı birer fener haline getiririz. Gerçek zafer, dışarıdaki alkışlarda değil, içimizdeki fırtınaları susturup sessiz bir okyanus gibi dingin kalabilmektir. Kimse tam olarak anlayamaz seni; çünkü sen, evrenin biricik bir yansıması, benzersiz bir ezgi ve kendi yolunun tek yolcususun. Unutma: Karanlık, ışığı tanımlamak için vardır; yalnızlık, kendini bulmak için verilmiş en büyük hediyedir. Sevgiyle sarıl hayata, merhametle sarıl kendine ve her yeni sabah, “Ben buradayım ve hâlâ umut doluyum” diye fısılda. Özgür Yüce
Kendi Kalemimden
Müziği ele alalım mesela: Gerçeklikle bağı çok azdır. Bir bağı olsa bile sunidir. Fikirlerden yoksundur, içi boş bir ezgi gibi çağrışımlardan uzaktır. Ancak gelgelelim, müzik insanın özüne nüfuz eden bir mucize gibidir. Hangi histir bu, içimizdeki bir gürültünün yarattığı armoniye cevap veren? Onu hazzın en büyük kaynaklarından biri yapan şey nedir? Bizi hem birleştiren hem de parçalayan hangi histir bu? Buna niçin ihtiyaç duyulur? En önemlisi de kim ihtiyaç duyar? Belki bana, "Kimse için ve bir sebebi de yok." diyeceksiniz. Ama hayır, ben öyle düşünmüyorum. Nihayetinde hayatta her şeyin bir manası vardır, bir manası ve bir sebebi... Stalker (1979)