Varoluşun en temel sorusunu sormayan ruh, bocalar. "Ben neyin hikayesiyim?" demeyen, kendi kalemini bırakır başkalarına; öykünün yabancısı olur. Başkalarının sözlüğüyle adını koyan, kendi dilini unutur. "Ne uğruna yaşanır?", " Hangi amaç uğruna direnilir?" sorularını çözemeyen, başkalarının hikayesinde sönük bir dipnot olarak kalır.
Yirminci yüzyıl başında Rasim'in tarafsız tonuna nazaran mahbûb-perestî'ye ilişkin çok daha sert yargılara da rastlanıyordu. Ömer Seyfeddin'in aşağıdaki satırları, erkek homoerotizmi ile Muallim Naci'nin kişiliğinde somutlaşan divan edebiyatına dair değerlendirmelerin nasıl iç içe geçtiğini gösterir:
Yüzlerini Şark'a doğru çevirerek yazan şairlerin hitaplarını, ahlarını, ohlarını, gazellerini, gözyaşlarını, umumiyetle kadınlar için zannedenler bir sünnet çocuğu kadar masumdurlar. O neslin son şairi olan Muallim Naci'nin, son neşrolunanHeder'lerini okuyunuz. Bugünkilerin ihtimal manasını bile bilmedikleri hat-âver, çâr-ebrû gibi ta'birler görecek, bazı soğuk telmihleri pek iğrenç ve ahlâksızca bulacaksınız.
Ahmed Rasim'in edebiyat anılarında bu tartışma, o dönemin edebi tarzları, edebiyat çevresinin ilginç kişilikleri ve homoerotik hikayeleri arasında anılır. Rasim, Naci'nin "tenzihü'l-ahlâk" (temiz ahlaklı) bir kişi olduğunu, hakkında edebe mugayir bir söz işitmemiş olduğunu söyler. Her ne kadar söz konusu Naci olduğunda mahbûb-perestî'yi ahlak ve edebe aykırı bir eğilim olarak ansa da, aynı anılarda dönemin meşhur şairlerinden Mehmed Celal'in erkek bir hizmetçiye kapılıp evden kaçmasını herhangi eleştirel bir yoruma yer vermeden aktarır. Mehmed Celal, Rasim'in anlatısında anadan doğma bir şair, şiirin ve kadın erkek fark etmeksizin aşklarının peşinde bir divane, hayalperest bir tip olarak karşımıza çıkar. Selim Sırrı Kuru'ya göre Rasim'in çelişkili görünen tutumu, yazarın erkek homoerotizmini bu iki şairin hayat hikayelerine atıfla anlamlandırdığı çerçeveler ile açıklanabilir.
"Ona göre sözcükler ,eşyaların ruhuydu ; işte bu ruhlar aracılığıyla nesneler bizimle ilişki kurardı . Bir sözcüğü bilmek ,o nesneyi bilmekti. Bir sözcüğü söylemek ,o nesneye egemen olmak demekti . Sözcükler başka sözcüklerle yan yana gelip birbirine bağlandığında ,yeni nesne düzenleri kurulur , bir dünya yaratılırdı . Duygular katarak , ruh halleriyle boyayarak, anlam,tını ve ezgi yükleyerek biçimlenirse bu sözcükler var olan her şey biçimlendirelebilirdi. ."