Bizler biliyoruz Yüce Tanrım, ömrümüzün sonbaharı çok yakınındadır ilkbaharının, yazı ise hiç uzun değildir; bu nedenle böyle bir sabırsızlık çalkalanır kanımızda, bu nedenle büyük bir açlıkla uzanır elimiz sevdiğimizi almaya ve fani şeylere bile hemen sevinmeye; zaman geçtikçe yaşlanırken beklemeyi nasıl öğrenelim, bir gecede ölüp giderken nasıl sabredelim, zaman sönmeyen ateşiyle peşimizdeyken nasıl yanmayalım, ölüm arkamızda koşarken nasıl acele etmeyelim ?
Bizim gecelerimizde elektrikler hiç sönmez; kendi kendimizi seyrederiz; her şeyi kafamızla yaşarız, kısacası. Gerçek şehveti tadabilmek için önce bu benliklerimizden vazgeçmemiz, bildiklerimizi unutmamız gerekir, irademizi yok etmemiz… Başka yolu yok bunun. Yeniden var olabilmek için önce yok olmayı öğrenmeliyiz…Ama öyle bir kendimizi beğeniyoruz ki! İşin püf noktası bu. Kibirden yanımıza varılmıyor da gururumuz yok. Gurur fukarasıyız ama tepeden tırnağa kibir kesilmişiz. Öyle bir kurumlanıyoruz ki şu kartondan yapılma kişiliklerimizle! Şu hep kendini haklı gören, kendini beğenmiş, dediği dedik olan ufacık benliklerimizden vazgeçmektense ölmek bize yeğ geliyor.
‘Bu çocuklar şu sizin verdiğiniz bilgiler yüzünden daha iyi, daha mutlu, daha donanımlı kişiler mi oluyorlar? Gerçekten inanıyor musun buna? Yoksa onları el sürmeyip içgüdüleriyle baş başa bırakmak daha mı iyi? Basit, sade birer hayvan olsalar daha iyi değil mi? Hatta vahşi, yırtıcı bile olmak daha iyi değil mi böyle hesaplı, kitaplı, yapmacık olmaktan, içinden geldiğini yapamamaktan?’