D. H. Lawrence

D. H. Lawrence

Yazar
7.2/10
792 Kişi
·
2.357
Okunma
·
238
Beğeni
·
8,7bin
Gösterim
Adı:
D. H. Lawrence
Tam adı:
David Herbert Richards Lawrence, David Herbert Lawrence
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Eastwood, Nottinghamshire, 11 Eylül 1885
Ölüm:
Vence Fransa, 2 Mart 1930
David Herbert Richards Lawrence (d. 11 Eylül 1885 – ö. 2 Mart 1930), 20. yüzyıl İngiliz yazarıdır. Roman, şiir, tiyatro oyunları, denemeler, gezi kitapları, edebiyat eleştirileri, yazmış, çeviriler yapmıştır. Eserlerinde modernizm ve endüstirileşmenin birey üzerindeki yabancılaştırıcı etkisi üzerinde durmuştur.
Bir düşte gibiyim. Hiçbir şey duyumsamıyorum ya da ne duyumsadığımı bilmiyorum. Gene de, mutluymuşum gibi geliyor bana.
"Bu kuru söz kalabalığı, sana dokunamadığım için. Seni kollarıma alıp uyuyabilseydim, bunca mürekkep şişede de durabilirdi."
" Aslında trajik bir çağ bizimkisi, bu yüzden onu trajik olarak görmeyi reddediyoruz. Büyük tufan kopmuş, yıkıntıların arasındayız şimdi, yeni yeni küçük yaşam alanları kurmaya, küçük küçük umutlar beslemeye başladık. Doğrusu zor iş; geleceğe uzanan düz bir yol yok şimdi, bunun yerine bir çember çiziyoruz ya da düşe kalka ilerliyoruz. Dünya başımıza yıkılmış olsa da yaşamak zorundayız. "
"Bir evde hiç yaşamamış, esmer bir adam var. Sana âşık. İnsanlar kalbini ayaklarının altına almış, eziyor, çiğniyorlar. Kalbinin üzerinde tepinmeyi sürdürecekler, ta ki sen kalbinin öldüğünü sanıncaya kadar. Ama bu esmer adam son kıvılcıma üfleyip ateşi canlandıracak, güzel bir ateș yakacak. Hem de harika bir ateş; göreceksin."
84 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10 puan
Ölmüştüm ben, hayatın bir yerlerinde , bir kez de değil üstelik , defalarca. Zaman mıydı beni öldüren , yoksa yaşamak nedir bilmeyişim mi aldı canımı ?

Bir kere daha ölebilir miyim , yoksa yeterince öldüm mü ? Gömüldüğüm yeri bir hazine haritası gibi bulsaydı birileri , zahmet edip beni yerimden oynatırlar mıydı çaresizce ?

"Yalnızdı , ölmüş olduğu için de yalnızlığın bile ötesindeydi."

Bir müzik çalınsa kulağıma , dans eden bir yılan gibi kıvrılarak tıslayarak dirilebilir miydim yeniden ? Diğer yarısını arayan yarım bir elma gibi kalakalmıştım uçsuz bucaksız bu bahçede , hakikat nerede ?

"Beni vaktinden önce gömdüler. Ben de onun için mezardan kalktım. Ancak beni bulurlarsa , her şeyi baştan başlatacaklar."

Bir ölünün yeme - içme ihtiyacını bize , kim ve nasıl açıklayabilirdi ? Nefes almakla yaşamak arasındaki farkı ve bu uzun yolu , saniyeden küçük bir zamana kim sığdırabilirdi ?

"Ama içinde istek ölmüştü , yeme içme isteği bile. İstek duymadan kalkmıştı mezardan."

Öldüm dedi adam , ölümsüzlük gibi bir şeydi , inan bana çünkü buradayım işte gördüğün gibi , sadece hisset benim hissettiklerimi , sorgulama yargılama aşağılama.

"Korkma sakın. Ben sağım. Beni pek tez gömdüler , onun için yeniden hayata döndüm. Sonra bir eve sığındım."

Kendimden başka yaşıyor olduğumu söyleyen bir tek kişi yeterdi yaşadığımı kanıtlamaya. O bir tek kişi olmayınca ben iki kişi oldum kendi içimde , susmakla konuşmak aynı oldu böylece.

"Benim zaferim ölmemiş olmamdır. Benim ömrüm , görevimin ömründen daha uzun oldu."

Çekinerek baktım insanlara , gereksiz bir mesafeden ve gereksiz bir acıyla tükettim gençliğimi. Haftanın bir günü yaşadım , altı günü öldüm. Günün bir saati yaşadım , yirmi üç saati öldüm.

"Ben ki bir tek insanı bile hiçbir zaman gereği gibi kucaklamadım."

Bir kadın , tek bir kadın , beni erkek olduğuma inandırabilirdi. Peşinden sürükleyebilirdi , kaçmak nedir unuturdum , ölümü bazen unuttuğum gibi , yaşardım sadece.

"Dili dolaşıyor , sözleri takılıyordu , içinden , hiçbir zaman kadının evinde kalmaya gitmeyeceğini bildi."

"Belki de bir akşamüzeri , dirilmiş bedenimi çekebilecek , kandıracak , ama gene yalnızlığımı bana bırakacak bir kadına rastlarım."

Sen ve ben , ben ve sen , biz. İnsan kendi bedeniyle , kendi cinsiyetiyle kol kola yürürken , ruhun cinsiyetsiz oluşuyla yüzleşmeyerek , karşı cinsten birinin yardımını dilenirdi.

"Çünkü erkekler olsun , kadınlar olsun kendi hiçliklerinin bencil korkusu ile çılgındılar."

"Eski yarasının gönül bulantısı yeniden başladı."

İKİNCİ PERDE

Oyunumuz bitmek üzeredir, hayal perdesini aralayan , ölümü göze almış demektir. Kısaydı hayat , ölüm de kısaydı üstelik. Varoluş kısacık bir şeydi , uzun zannettik.

"Bizler kısa günü daha büyük bir günün içine alıp küçük yaşamayı daha büyük yaşamanın döngüsü içine yerleştirmedikçe her şey , her şey bir yıkımdır."

İnsanın tarihi , acının tarihiyle başlardı. Tecrübe yaralardı , yaralar tecrübeydi , tecrübe yaraydı.

"Canım öyle yandı ki ! Hâlâ bir tutukluk varsa üzerimde bağışlamalısın beni."

Bir muhtaçlık hikayesiydi bu. Önce diğer yarısına , sonra kendi içindeki diğer yarıya , sonra iki yarımdan bir tam olmaya ve sonra hiç olmaya..

"Kadına , şaşkınlığın tatlı acılığıyla , isteğin olağanüstü delici aşkınlığıyla dokundu."

"Erkekle kadın birbirlerine doymuşlardı , ayrılık , gidiş vardı havada."

Aşk , ölmemektir dedi biri . Aşk , ölmektir dedi öteki. Aşk , ölüp dirilmektir dedi bir diğeri. Aşk , zaten doğmamış olmaktır dedi bir başkası. Cevap bulunamadı , aşk ortada kaldı , kimsesiz..
655 syf.
İngiliz yazar David Herbert Lawrence' i "Aaron'ın Asası"kitabıyla tanıdım. Kitaptaki ana karakter Aaron yalnız ve özgür olmayı , yaşamak istemediği hayatın içine sürüklenmeyi sevmeyen , "insan asla kendini kaybetmemeli ve yaşadığı insanlar arasında önceliği kendisi olmalıdır" düşüncesine sahip bir karakterdi. Başına buyruk, eşine, çocuklarına ,evine tam anlamıyla bağlanamayan bir maden işçisiydi Aaron. "Oğullar ve Sevgililer"otobiyografik özellik taşısa da 1922 yılında yayımladığı "Aaron'ın Asası" kitabında da kendi yaşamından , dönemin sosyal yapısından izler bulmak mümkün. İki eseri de karşılaştırdığım zaman ikisinde de aynı özelliklere sahip karakterler mevcut.

"Oğullar ve Sevgililer" kitabına gelirsek;
Hikaye bazı ailelerde görülen bir sorunsalı ele alıyor. Karısına karşı ilgisini, sorumluluğunu kaybeden bir adam ve tüm sevgisini, ilgisini çocuklarına vererek evliliğindeki sorunları hafifletip üstesinden gelmeye çalışan bir kadın...
Anne(Getrude) ve babanın (Walter) birbirlerine karşı tutum-davranışları özellikle çocuklar üzerinde kalıcı etkiler bırakır; Anneye aşırı bağlı, babaya mesafeli çocuklar...
Anneye karşı bu aşırı bağlılık çocuklar üzerinde saplantı haline gelir. Bu durumu kitapta, ailenin üçüncü çocuğu Paul üzerinden gözlemliyoruz.
Annesinin sevgi ve ilgisiyle büyüyen Paul'un annesine olan aşırı bağlılığı, yaşantısına serbestçe yöne verebilme, bir kadını sevebilme ve ona bağlanabilme durumunu ortadan kaldırıyordu. Sevdiği kadınlarda annesini görmek istemesi, onlar üzerinde dilediği gibi hüküm sürmek istemesi ve bencil davranışları onu ilişkilerinde başarısız kılan diğer unsurlardı. Zaman zaman annesinin etkisi altında kalmaktan bunalıp ondan uzaklaşmaya çalışsa da yine dönüp aynı noktaya geliyordu; annesine...
Analar , oğullar ve sevgililer arasındaki çatışmayı, kadının dönemin şartlarına göre toplumdaki yerini ve ekonomik değişimleri anlatan güzel bir Lawrence kitabıydı. Mutlaka tanıyın Lawrence'i , kendi toplumunu eserlerine yansıtsa da kitaplarında her toplumdan bir şeyler var. İyi okumalar dilerim.
130 syf.
·2 günde
Ön yargısız okunması gereken 9 denemeden oluşan kadın erkek ilişkilerini sorgulayan, sorgulatan, toplumun bireylere yüklediği misyonu eleştiren ufkunuzu geliştirecek, olaylara farklı bir pencereden bakmanızı sağlayacak bir kitap.Sanıyorum ki isim seçiminde dikkat çekmek amacıyla kitaptaki 9. denemenin adı verilmiş.Ama kitaba genel olarak baktığımızda göreceğimiz derinlemesine eleştiri.Sosyoloji ve psikolojiye ilgi duyan herkes okumalı bence.
120 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
David Herbert Richards Lawrence yaşadığı zamanın en açıksözlü yazarıdır. Lawrence İngilizce kelimenin ''sex'' çağdaş önemini kazandıran biriydi. Ondan önce, bu kelime sadece cinsiyet anlamını taşıyordu . Onun yazdığı bazı kitapları müstehcenlik nedeniyle uzun bir süre için yasaklandı.

Kaba ve yarıokur madenci - kocasını hor gören gururlu ve otoriter annesi tarafından en sevilen oğlu idi Lawrence. O zayıf ve hastalıklı idi, etrafı kadınlarla çevrili büyüdü. 16 yaşında iken şiddetli psikolojik travma, sonra pnömoni nöbeti ve 1910 senesinde annesinin ölümünün ardından yazar itiraf ediyor "Sevgilime aşık gibi sevdim annemi ''. Annesinin ölümünden sonra da yarattığı etkinin altından çıkmak kolay olmuyordu onun için. Gün boyunca okulda öğretmen olarak çalıştı, ama geceleri ilk başyapıtı olan "Oğullar ve Aşıklar" (1913) yazıyordu. Bu romanda Oidipus kompleksi (Oedipus karmaşası) edebi anlamda açığa vurmuş bulundu. Her zaman zayıf, darmadağınık saçlı ve ateşli kırmızı sakallı Lawrence olağanüstü kişiliğinin sayesinde kadınların dikkatini çekmeyi her daim başarıyordu. Yazarın yoğun ve karışık özel hayatı eserlerinin üzerinde izleri taşıyor.

‘’Bakire ile Çingene’’
Yazarın detaycı anlatımı sayesinde kitaptaki geçen olayları hayal etmeyi kolaylaştırıyordu. Her asırda olduğu gibi burada da gençliğin delidolu zamanını yaşandığını görebiliyorsunuz. Saf ve isyankar, asi Yvette'nin aşkı ve cinselliğini kardelenin yapraklarının karın üstüne çıkıp açılması gibidir. Lucille, papaz – babası, babaannesi,halaları ve tabii ki Çingene; hepsinin net ve belirgin kişilikleri var, onları takip etmek ve devamında ne olacak diye sorusunu sormadan, kopmadan ve akıcı anlatımı ile romanın doruk noktasına gelmiş bulunuyoruz. ..

Son zaman hep ‘’büyük final ‘’i olan kitap arayıp okumak istemişimdir, sayfa sayısı az olan bu kitabın yoğun içerikle ters orantılıdır. ‘’Büyük final’’ yıkıcı ve şaşırtıcıydı. Yazarın üslubunu beğendim. Diğer kitapları da çok merak ediyorum, en yakın zamanda okumayı düşünüyorum.
491 syf.
·25 günde·Beğendi·10/10 puan
Lawrence annesinin hastalığı ve ölümünden yıkılmıştı ve 1910 yılında biyografik bir roman kaleme alma kararını veriyor. Romanın ilk varyantının adı ‘’Paul Morel’’ idi ve anne konusu ön planda. Son rötuşları yapıldıktan sonra çok planlı ve genel olarak bakıldığında otobiyografik bir roman meydana gelmişti. Romanda Morel ailesinin iki kuşağının hayatlarını bize anlatılıyor. Kitap iki ana bölümden oluşuyor;
Birincisi : Paul Morel’in çocukluğu ve gençliği, onun sanata yatkınlığı. Aile içerisindeki anlaşmazlıklar çocuğu ister istemez etkiler; neşeli , çalışkan ve içki seven, kömür ocağı çalışanı babası ve yönetmeye eğilimli , kocasının köylü olmasını içinden bir türlü kabullenemeyen ve çocuklara daha iyi geleceği isteyen annesi. Aralarındaki bitmez tükenmez sorunlar Paul’u babasından soğutuyor ve annesine çok sıkı bağlanıyor. Bu bağ, Gertrude’un hayatının sonuna kadar hiç gevşemez, aksine güçlenir.

İkincisi: Gertrude Morel’in / Paul’un annesi/ oğul için diğer kadınlara açtığı soğuk savaşı ve onun galibiyeti. Burada Paul, ruhen yakınlık hissettiği Miriam’a, bir türlü onunla kalamıyor, zaman zaman onu sevgili, zaman zaman arkadaş görüyor, zaman zaman seviyor, zaman zaman nefret ediyor ama her hissettiği duygudan pişman oluyor. Annesinin etkisinin altından doğru zamanda çıkamayan Paul artık ondan kopamıyor. Ebeveyn sağlam duruşu ve her konuda doğru adımların atıldığını gören oğul, bu mükemmel örnek ile başka kimseyi yanına barındıramaz oluyor. Annesi onun için ilham perisi idi, onun sayesinde kendini bu kadar başarılı bulabilmişti. . Paul’un annesine hissettiği sevgisi, Miriam’a ve Clara’ya hissettiklerini buğulamayı yetmişti. Annesinin ölümünün ardında yalnız kalan Paul Gertrude’nın onun için her şeyi olduğunu çok iyi biliyordu, o Paul için bir dünya idi ve diğer her şey onu tamamlayan detayları idi.

Romanda çözülmesini bekleyen birden fazla konu var ve onlar çözülmeye başlayınca gerginlik artıyor.

Mesela, davul dengi dengine çalarmış, hepimizin bildiği deyim. Burada Gertrude Morel ve Wolter Morel’in eşit olmayan bir evliliği, karı koca arasındaki duygusal uzaklaşma, bundan dolayı da Mrs.Moore oğullarına kıskançlık ölçüsünde bağımlılığı ve tabii ki erkek – kadın arasındaki ebediyen çatışmalı bir ilişki şekli.

İç içe işlenen bu konuları, dış mekanların anlatımı ile ana karakterlerinin içsel hayatları ve bir birine nasıl geçiyor anlamıyorsun. Dinamik bir anlatımı beklemeyin, gerginlik derecesi sayfaları çevirdiğinde yükseliyor, üstelik bunun farkına zor varılıyor. Sadece belli bir noktadan sonra, Paul’un yaşadıklarının ne kadar zor olduğunu hissetmeye başlıyorsunuz ve Paul’un bazı yaptıkları, size o kadar da korkunç, saçma ve anlamsız gelmiyorlar.

Kitap, baştan sona usta elinde çarkta dönen ve ‘’doğmayı’’ hazırlanan bir çömlek gibidir. Dışarıdaki seyirci, ustanın becerikli ellerinin ne kadar marifetli olduğunu hemen anlayamayabilirler, bazı sabırsızlar biraz sabretmeden sonucunu öğrenmeden çekip gider. Ama bu onların kararı, Lawrence’i zaten herkes okumamalı.
120 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10 puan
Kitap, ''Papazın karısı, beş parasız genç biriyle çekip gittiğinde çıkan skandal hiç bir sınır tanımaksızın yayıldı.'' cümlesiyle hızlı bir şekilde başlıyor. Sanıyorsunuz ki olaylar, arka arkasına gelecek ve çok sürükleyici bir kitap okuyacaksınız. Ama kesinlikle böyle bir şey olmuyor.
Kitap, esas itibariyle ,annesiz büyümüş ve ergenlik çağına gelmiş iki kız kardeşin özellikle de küçük kardeş Yvette 'nin hayatına odaklanıyor. Yvette'nin kendisi için işkence haline gelmiş olan yaşantısıyla, hayalindeki yaşantı arasında sıkışıp kalmış halini ve iç dünyasında kopan fırtınaları bize detaylı olarak aktarıyor.

Son bölümlerdeki olaylar ve gizem hariç genelde günlük basit yaşantıları anlattığından dolayı çok da sürükleyici bir kitap değil ama yazarın, kişi özgürlüğü konusunda verdiği mesajlar yönünden önemli bir kitap olduğu düşüncesindeyim.
575 syf.
·10 günde·7/10 puan
Gökkuşağı, Lady Chatterley'in Sevgilisi ve Oğullar ve Sevgililerden sonra okuduğum üçüncü D.H.Lawrence kitabi oldu.

Şunu anladim ki Lawrence, bir gerilim yazarı. Anne-oğul, baba-kız, kadin-erkek, iki kardeş arasındaki gerilimleri başarılıyla aktarabiliyor.

Hani bazen karşınızdaki insanla aranızda uzun susmalar olur, konuşmak isteyip de konuşamazsınız, söylemek istediğiniz ya da söylemek istemediğiniz sözler vardır. İste yazar bunları doğru kelimler ile ustaca anlatabiliyor. Öyle ki kahramanların yerine siz huzursuz oluyorsunuz.

Bu kitap uzunca, kurgusu da akıcı değil.Baş kahraman 250'nci sayfada doğuyor. O yüzden geniş bir zamanda okunsa bana göre daha iyi olur.

1915'te basılmış.O yılların kırsal kesim İngilteresi'nde eğitim durumunu ve insanların hayata bakışını görebiliyoruz arka planda. Zaman zaman da sömürgelerdeki durumlara ve savaşlara değiniliyor.

Biraz da kitabın içeriğinden bahsetmek istiyorum o yüzden spolier vardır, bunu önemseyenleri uyarayım.

Kitapta üç nesil var ancak ilk iki nesil Ursula isimli baş kahramanın genetik ve psikolojik mirasini yansıtabilmek için anlatılmış gibiydi.

Bütün bu kahramanlar beni çok şaşırttı. Hepsi çocukluğundan bambaska bir seyir izledi.

Ursula'nın üvey dedesi Tom kendinden buyuk dul ve cocuklu Polonyalı parasız bir kadınla evlendi.O dönem şartlarında bu dogru bir evlilik değildi.İlk görüşte evlenmeye karar vermisti.Bu bir aşk mıydı yoksa sadece cinsel bir çekicilik mi, belli olmadi hiç. Kadın sessizlikten güç alan hani derler ya çelik gibi sert bir kişiydi ve Tom'a kendini asla tam olarak vermedi. Kapalı bir tarafı oldu hep.Aralarındaki cinsel gerilim onları düşman yaptı.Aksamları,uzun saatlerde birbirini öldürmek bile istiyorlardi.Ama asla vazgeçemiyorlardı da birbirlerinden.

Tom kadının kızı Anna'ya da tuhaf bir sevgi geliştirdi ve kendi öz çocuklarından bile daha çok babalık yaptı. İyi bir eğitim almasını sağladı. Anna annesi gibi sakin degildi. Sorgulayan ve isyan eden bir tarafi vardı. Canlı bir kızdı. Üyev babasının yegeni olan Will'e aşık oldu.

Will yakisikli ve sessizdi. Anna'nın ışığına uygun degildi.Evlendiler. Anna da kendini kocasına kapatti. Bu annesinden aldığı genetik bir miras mıydı,yoksa çocukluğundaki gözlemlerinin bir sonucu mu? Bilemedim. Başlangıçta gayet kibar olan Will de değisti. Anna'yı görmezden geliyor kendince ondan böyle intikam aliyordu. Bedensel doyum yaşıyorlar hemen arkasından düşman olurlardı.

Yazar,belki de bu çift ile evliliklerin benzerliğini sorguluyordu. Sonunda Anna teslim oldu evliliğe, dokuz tane çocuğu oldu.

Nihayet baş karakter olarak düşündüğüm Ursula doğdu:

Ursula en buyuk coçuk olarak gereğinden çabuk büyüdü.Babasının gözdesiydi ama annesiyle arası hiç iyi olmadı. Annesini zayıf ve anlamsız buluyordu. Bu onu güçlü biri olmaya itiyordu.

Ursula, o dönem için parasal ve bedensel olarak özgürlüğünü kazanmaya çalışan örnek bir kadın olarak karşımıza çıkmıştı sanırım. Ama asla ne istediğini bilmedi. Ögretmenlik yaptı, sevmedi. Toplumsal faydayı önemsemiyordu. Cinsel tutkularıni dinleyen bir kadin oldu. Eşcinsel iliskiyi bile denedi. Her şeyden pisman oldu. İlk sevgilisiyle uzun yillar süren bir iliskisi oldu. Evlilik oncesi terk etti.

Birçok kadın gibi yaşlandıkça annesine benzedi.Onun teslim oluşunu haklı buldu.

Cinsel içerigi yüzünden kitap bir dönem yasaklanmış .Bence cinsellik burada asıl konu olarak değil insanı bir doğası olarak onu yönlendiren güçlü ve karmaşık bir duygu olarak karşımıza çıkıyor. Kitabın ismi de bana göre insan doğasının cok yönlü ve karmaşık olmasından geliyor olabilir. Çünkü karakterlerin hiçbiri tekdüze yaşamadı. Sanki gökkuşağı renklerinin birbirine karışması gibi yaşamları da karıştı.
126 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Kimi insanların zihinlerinde çokça canlandırdıkları bir ada fantezisi vardır. Bu kurgu, genelde; toplumdan ve insan ilişkilerinden kaçışı sembolize eder. Ulaşımın kısıtlı olduğu ve insanın kendisiyle baş başa kalabileceği, kendine de yetebileceği kurgusuyla bezenmiş bir fantezidir bu. Ada fantezisi mekansal olarak genelde ekvator kuşağındadır, her daim tropikal iklim hakimdir. Tropikal meyveler de cabası. Ha bir de palmiye ağaçları... Palmiye olmazsa olmaz!

Edebiyat geçmişine bakıldığında ilk olarak İbn Tufeyl'in Hay Bin Yakzan ında bir adada yalnız kalan bir insanın kendisi ve çevresiyle olan durumu anlatılmıştır. Hay bin yakzan'da gerçi adanın biricik insanı adada doğmuştur, dış dünyayla perçinleri bozulmamış, kapalı bir ilişkisizliği vardır. Tanrı-Alem-Adem figürünün incelendiği bu kitap daha sonra batı edebi metinlerini etkileyerek Robinson Crusoe un doğumuna sebep olmuştur. Robinson Crusoe ise bilinçli bir seçim değil de bir mecburiyet sonucu ada yaşamına girmiş bir acaip adalı'dır. Onun kendisi ve çevresiyle girdiği amasız mücadele anlatılmıştır. Başka bir örnek ise, Sineklerin Tanrısı dır. Eser, mahrumiyet durumundaki insan davranışları ve hiyerarşinin acımasızlığı üzerine yoğunlaşmıştır. Çocuk hiyerarşisi !

Dinsel metinlerde de adalı insana dair anlatımlara değinilmiştir. El-Münziri'nin Tergib ve Terhib isimli eserinde Hz. Muhammed'den adada tek başına yaşayan bir insanın yaşamı ve neticesinde, ahirette ki durumu hadis olarak aktarılmıştır. Dinsel metin de olsa kanaatimce konuya dahil edilebilir.

Esere girersek, kitaba daha çok deneme demek yerinde olur. Kısa bir kitap ve olaylar örgüsünün hızlı bir şekilde gerçekleştiği de görülebilir. Dolayısıyla eserde anlatılan konulara dair ne söylesem spoiler vermiş olacağım için, içeriği kısaca ifade etmem gerekirse; Ada'da yaşamayı seçmiş bir insanın kendisi, çevresi (toplum) ve doğa ile alakalı durumuna kısaca değinilmiştir. Ada'daki bir insanın yaşamı kısaca üç farklı örnekle anlatılmıştır diyebilirim. Üç örnekten her biri farklı bir insan-ada ilişkisini ortaya koyar. Keyifli okumalar dilerim.
464 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10 puan
Mutlu olmak…Hani derler ya her şey para ile satın alınamaz…Mutluluk da para ile olmuyor.

Varlıklı ve meşhur ressam ailesinin kızı Constance (Connie) daha da varlıklı ve meşhur Clifford ile evleniyorlar. Birinci Dünya Savaşı geçici olsa da ayırıyor yeni evlileri. Clifford’un geri dönmesi eski mutluluklarını getirmiyor, hayat farklı yönde akmaya başlar çünkü o (Clifford) artık kötürüm.
Clifford ne pahasına olursa olsun evli ve mutlu olması için gerekenleri yapıyor. Soğuk mantık ve duygudan uzak Cliffordun sonradan bu çabaların sadece kendisi için olduğunu anlaşılıyor. Karısı, genç Connie, eşini seviyor, kendini ona adamıştı. Şatodaki böyle sürdürülen yaşam Connie’yı yıpratmaya, zayıflatmaya, tüketmeye başlar çünkü böyle yaşamaya o alışık değil, çünkü o sıcak ve hayat dolu bir insan.

Bir kadın içindekileri, bazen kendine bile itiraf edemediklerini, kağıda dökebilmek nasıl bir şeydir diye soranlara bu romanı okumasını öneririm.
Yazar başka nelerden bahsetmiş bu kitapta? Emir veren ve emir alandan, yöneten ve yönetilenden, her şeyden alakalı toplumdan, madencilerin üsten üsten hayatlarından, kadın dayanışmasından (çıkarı varsa bile), anne olma isteğinden ve tabii ki cinsellik.
128 syf.
·2 günde·10/10 puan
Kısa bir kitap olmasına karşın her şey tam da yerli yerindeydi. Bence akıcı dili, olay kurgusu, yoğun duygu yükü, sürükleyici yapısıyla keyifli bir okuma vaat eden kitap; daha önce Lawrance’sı hiç okumamış kişiler için yazarla tanışmak ve onun edebiyatını anlamak adına oldukça iyi bir kitap. Şahsen tavsiye üzerine okumama rağmen yazarın bir diğer kitabı olan “Oğullar ve Sevgililer” i okuma isteği yarattı.

Konusu annesinin başka bir adam uğruna terk ettiği ailede büyüyen genç kızımız Yvette etrafında şekillense de aslında içerik olarak çağımızda da karşılaşabileceğimiz bir konuyu temel almakta. 21 yaşındaki Yvette’nin çekirdek ailesi maalesef annesizliğinin etkisiyle biraz korkunç. Papaz bir baba, otoriter yaşlı bir büyük anne, büyükannenin veziri niteliğinde bir hala Yvette’i bunalıma sokan aile bireyleri kendilerine münhasır karakter yapılarıyla kitabı okurken beni yer yer sinirlendirdi. Asıl kızımızın kendini bu aileye ait hissetmeyen yapısı, evdeki bireylerin baskısı ve kurtuluş arayışı onu evden uzaklaşmaya iterken aynı zamanda özgür ruhu etrafındaki tüm erkekleri sıkıcı buluyor. Evliliğin eğlenmenin bittiği noktada olması gerektiğine inanan Yvette kendini evlilikle klasik bir yaşamı yaşamaya zorunlu bırakmak istemiyor. Tüm bu karmaşa ve bunalmışlık hali içindeyken tesadüfen karşılaştığı Çingene onun bu hayatı istemediği kanısını adeta ona gösterir nitelikte. Çingene’nin salaş, rahat, özgür yaşamı Yvette’mizin istediği hayata çok yakın. Yaşadığı ev, özgür ruhu, karakter özellikleri, Çingene’si onun tutkulu bir genç kadına dönüşmesini sağlarken aynı zamanda Çingene’yle olan ilişkisine de yansıyor. Çingene ile olan ilişkisi Yvette’nin kendini ve isteklerini daha iyi anlamasına, genç bir kadın olarak cinsel duygularının uyanmasına ve aşkı keşfetmesine sebep oluyor.

Kitaptaki olay akışı tahminlerime hiç uymayan şekildeydi. Aslında bittiğinde oldukça şaşırtıcı bulduğum bir sonla karşılaştım. D. H. Lawrance olay kurgusu o kadar güzel yapmış ki kitabın sonunda aklınızda şey kalıyor. 122 sayfalık bir kitap okuyorsunuz ve olaylara, karakterlere, Yvette’e, Çingene ile ilişkisine odaklanmaktan Çingene’nin bir adı ola bileceği nasıl da aklınıza gelmiyor şaşılası bir durum.

Yazarın biyografisi

Adı:
D. H. Lawrence
Tam adı:
David Herbert Richards Lawrence, David Herbert Lawrence
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Eastwood, Nottinghamshire, 11 Eylül 1885
Ölüm:
Vence Fransa, 2 Mart 1930
David Herbert Richards Lawrence (d. 11 Eylül 1885 – ö. 2 Mart 1930), 20. yüzyıl İngiliz yazarıdır. Roman, şiir, tiyatro oyunları, denemeler, gezi kitapları, edebiyat eleştirileri, yazmış, çeviriler yapmıştır. Eserlerinde modernizm ve endüstirileşmenin birey üzerindeki yabancılaştırıcı etkisi üzerinde durmuştur.

Yazar istatistikleri

  • 238 okur beğendi.
  • 2.357 okur okudu.
  • 87 okur okuyor.
  • 2.090 okur okuyacak.
  • 59 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları