“mevlana’nın güzel bir hikayesi var: bir sultan hizmetinde bulunan bir görevliyi çağırıp ona bir emanet veriyor. ‘bunu falanca diyardaki filanca kişiye ulaştır.’ diyor. o kişi emaneti alıyor, yola çıkıyor ve yüz gün süren bir yolculuk yapıyor. yüz gün boyunca da her gün bir iyilik yapıyor: bir hayvana su veriyor, bir fakire yardım ediyor, yoldaki taşı kaldırıyor… ama bu hengame içinde emaneti ehline teslim etmeyi unutup geri dönüyor. sultanın huzuruna çıkınca yüz gün boyunca yaptığı iyilikleri, güzellikleri anlatıyor. ‘peki verilen vazife ne oldu, emaneti sahibine teslim ettin mi?’ diye sorulduğunda ‘sultanım, ben onu unuttum!’ diye cevap veriyor. bunun üzerine sultan şöyle diyor: ‘yaptığın yüz hayrın gerçek manası o bir amelin içindeydi. sen, onu unuttun. unuttuğun için de şimdi tekrar yola çıkacaksın.’ yani insan hangi yola neden çıktığını amacının ne olduğunu asla unutmamalı. emaneti sahibine vermeden geldiğinde asıl işi yapılamamış oluyor. diğer güzel işler şüphesiz faydadan hâli değil lakin maksat hasıl olmuyor. emanetin yerine ulaştırılması lazım.”
“pergelin iğnesinin doğru yerde, hakikatte olması gerekir. pergelin iğnesini sabitledikten sonra yetmiş bin âlemi seyr-ü temaşa etmek için çıktığımız yolculuk bir hakikat arayışı yolculuğuna dönüşür.”
kitabın son bölümü olan Emre’nin Not Defterinden:
“ey ıssızlığın kenarında bekleyen kalbim…
kendini değerbilmezlerin dünyasında yalnızlığa mahkûm etme.
insan denen zayıftan mükemmelliğin fotoğraflarını görmeyi bekleme.
ve sorma kendini kendine ki duyguların sana yüzünü farklı göstermesinler.
içinde olana bak, başkalarının içine girmeyi denemektense.
dışında olandan kaç, başkalarının dışı seni esir almadan.
yürü yanıp tutuşsan da alevleriyle ihtirasın. ve o alevleri ölümün seni kollarına alacağı sonsuz anın yağmuruyla söndür.
unutma ki seni olgunlaştıracak bir sevginin kollarında yansan da yanmasan da toprak olacaksın ve bir gün toprak yeniden sen olacak.
yan öyleyse…
öyle bir yan ki tanıyamasın seni görenler.
öyle bir yan ki anlayamasın insanlar neden ve niçin yandığını.
yan ve yak gönüllerde bir meşaleyi sonsuza değin.
ne insanlar seni mutlu edebilir ne dünya.
her şeyin sahibine yaklaşabilirsen sen sen olabilirsin.
gerisi sadece bir rüya…”
ve emre’nin yazdığı gibi yanarak can vermesi…
“fâni olanın tükenme eğilimi, insandaki bağlanma içgüdüsüyle vuslata erince onu da tüketiyor. oysa bağlanma içgüdüsü ebedî olanla ebedîleşecek bir özelliğe sahiptir ve asıl vuslat ebedî olana ermekle başlar. yoksa mevlânâ için ölüm, şeb-î arus olur muydu?”