Bir süre yaşadığımız her yer, ancak orayla vedalaştıktan epey sonra belleğimizde biçim kazanır ve hiç değişmeyen bir imgeye dönüşür. Orada bulunduğumuz ve her şey gözümüzün önünde olduğu sürece, tesadüfi ya da kalıcı şeylere hemen hemen aynı önemi atfederiz, gereksiz ayrıntılar ancak çok sonra silinir gider. Belleğimizde sadece hatırlamaya değer olanlar kalır; öyle olmasaydı, hayatımızın tek bir yılına bile korkmadan, gözümüz kararmadan bakamazdık!
Koltukta, bir boşlukta, öylece birkaç saniye durdu. Oysa bir boşluk değildi bu. Türlü anılardan, duygu artıklarından, bilinçaltı dürtülerinden, tedirginlikten karma bir hava, bir ortam, bir yalnızlıktı.
Jane Austen, çiftlik bahçesine kusursuzluğun verdiği rahatlama duygusuyla bakıyordu. Leonard Woolf'un donmuş elma ağaçları, ona bu duygunun tam tersini yaşatıyordu, temkinsiz vahşet duygusu. Küf ve hela kokan yatak odasina sıkışıp kalmış Proust için üç bonsai ağacı, kayıp zamanın arayışını temsil ediyordu. Nietzsche'nin İtalya’daki
düşünce ağacı hasta filozofa, geçmişi unutup yaratmaya ve yok etmeye devam etme yolunda güç ve cesaret aşılıyordu. Colette, güllerde tefekkür ve huzuru keşfetmişti. Bir nesil sonra, Sartre, bir kestane ağacının yol açtığı bulantıyı anlattı; bir kuşağı galeyana getiren varoluşçu bir haykırıştı.