Bundan böyle benim ülkemde, benim ülkemde demekse yerin yüzünde, yalan yok, riya yok, nankörlük yok, verilen sözden dönmek, ahde vefasızlık yok. Kul hakkı, can alma, çalma, ait olmayan yatağa uzanma yok. Terazinin taşlarıyla, sütün kıvamıyla oynamak, ekmeği, yemişi ve eti yanlış tartmak, akması gereken suyu tutup, yanması gereken ateşi söndürmek, hele yalancı tanıklıkta bulunmak yok. Kehanet yok, büyü yok, fal yok. Gelecek hakkında hüküm vermek, kul ile onun tanrısı arasına girmek, gizliden haber vermek yok.
Ona iyice sokuluyorum, öpecek kadar yakınına. Gözleri fal taşı gibi açılıyor. Yüz ifadesinde panik ve ihtiras iç içe. Birinin üstünde tahakküm kurmak baş döndürücü bir his. Hele ki duyguları olduğuna asla ihtimal vermediğim Cardan üstünde.
"Beni sahiden arzuluyorsun," diyorum, kesik kesik soluğunun sıcaklığını hissedecek kadar yakındayım. "Ve bundan nefret ediyorsun."
İbrahimlə Yaqub Elə inanırdılar, çünki El onların hər ikisinə xidmət edirdi; oturub onun mövcudluğunu sübut etmədilər: El fəlsəfi mücərrədlik deyildi. Mana qədim dünyada həyatın mühakiməsiz faktı hesab olunurdu, əgər Tanrı öz dəyərini fəal şəkildə bildirsəydi, o zaman özünü sübuta yetirmiş olacaqdı.
Meşrutiyet Caddesi'nden Mithat Paşa'ya sapmak üzereyken kan kırmızı bir Vosvos hızla geçti yanından. Gözünü bir süre ayıramadı, Berna küçükken kırmızı Vosvosları sayıp fal tutardı. Galiba gündüz doksan dokuz tane kırmızı Vosvos sayıp, gece de yatmadan on tane yıldız sayarsan dileğin gerçekleşiyormuş. Ne acayip bir fal, şimdi kimse tutamaz, kırmızıyı bırak, o kadar vosvos kaldı mı yollarda?