Spoiler içerecektir, ona göre okuyun. Öncelikle, kitabı sevmeyen ve önyargılı olan kitle var. Sebebi iki kız kardeş- bir erkek arasında geçen aşk üçgeni. Nasıl yaparlar, kardeş kardeşe bunu yapmazlar havada uçuyor. Sorum şu size; Düşmanın yoksa kardeşin de mi yok? Sözü size neyi anlatıyor? Tamam, iki kardeşi aynı adamı sevmesi elbette hoş değil. Bunun savunulacak yanı yok ama olmadı, olmayacak bir şey de değil bu. Kendi kardeşlerinizi zihninizde bir köşeye itin ve dünyadaki kardeş gerçeğine odaklanın. Realist olun yani. Saçma sapan nedenlerle şu kitabı karalamayın, komik oluyorsunuz. Bu kitaba YAPRAK DÖKÜMÜ benzetmesi yapanı bile gördüm. Size akıl, fikir diliyorum. Cidden ihtiyacınız var, görüyorum.
Neyse konuya gireyim. İkinci Dünya Savaşı dönemi Rusya’sında Tatyana ile bir Kızıl Ordu subayı arasında geçiyor hikayenin çoğu. Tatya çok masum ve saf. Ancak bu masumluk kötü çocuk kitaplarındaki tiksindiren saflıklardan değil. Çoğu zaman gülümseseten cinsten. Mesela savaş dönemi kendisine motor yağı alması gerektiğini söyleyen askerle “bizim arabamız yok, onu alırsam babam kızar,” diye inatlaşıp savaşın seyri değiştiğinde onu neden alması gerektiğini anlayan, on yedi yaşında bir kız. Ablası ise tam tersi. Sabahlara kadar partiler, eğleceler, erkekler neler neler... Alexander’ın da en büyük hata diyeceği kısa gönül ilişkisi... En büyük hata çünkü o partilerde öylesine takıldığı kız, hayatının aşkının kız kardeşi.
Şimdi kitabın yarısında Tatyana’nın gerçekten ne kadar iyi ve fedakar bir kardeş olduğunu görüyoruz. Sinir oluyoruz- yeter artık diyoruz ama kız kardeşine ihanet etmemek ve onu mutsuz etmemek için elinden geleni yapıyor.
Taş olsa çatlar, ben de çatladım okurken. Çünkü Daşa fedakarlığa değecek türden bir kardeş değildi... Kız kardeşi babasından dayak yerken