Bir Ankara gecesinin geç saatlerinde, hayata dair sorular içini kemirirken kitapları karıştırmak, hayatın daha çetrefil, daha cevapsız sorularıyla karşılaşmak demekti. Bu onu hem çekti, hem korkuttu. Cevapsız soruları azdı sanki…
Bu birbirine benzeyiş, duygularda ve düşüncelerde, hayatı yaşamada birbirinin aynı oluş onu rahatsız ediyor, gelecek günlerin geçenlerden hiç farkı olmayacağını düşündürüyor, korkutuyordu. Her gün yarına ilişkin ümitleri azalıyor, her turnenin ardından kendinden bir parçayı kaybettiğini hissediyordu.
İçinde kurşun gibi bir hoşnutsuzluk birikiyordu. Geleceğinin böyle bir şehre yazgılı olmasından korkuyordu. Geç kalmaktan, hayatın onu dar alanlara getirip bırakmasından, o büyük ve inanılmaz tembelliğe teslim etmesinden çok korkuyordu.
Hayatım getirdiklerine razı olmak, onlarla oyalanmak, hatta bir tür tembellik. Uzun, yok edici bir tembellik. Bu insanlar neden muhafazakar olmasınlar?
Onu hatırlamak istemiyordu. Onu hatırlayınca ne kadar çaresiz olduğunu fark ediyordu. Ama her şey onu ve onunla birlikte başka şeyleri de hatırlamasına neden oluyordu.