Bir gece yarısı, bir düşünce sardı zihnimi. Saçlarımı gözlerimin önünden çektim, pencereyi açıp hava almak istedim. Aldığım nefes, ilk defa canımı yaktı. Ya da belki daha öncede yakmıştı ama ben yeni farkına vardım ya da kim bilir, bazı şeylerin üzerini örterek gülüp geçtim. Hep olduğu gibi...
Yüzüme hafif esen rüzgarın fısıltısı, Tanrı'nın sesi gibiydi. Göğe baktım, yıldızları izledim. Seslendim, Tanrı'ya duymadı. Var mıydı? yoksa gerçekten onu aramayı, aramak kendime edindiğim bir görev miydi? bilmiyorum. Pencereyi kapattım, oda yine her zaman ki gibi zifiri karanlıktı. Oturdum, eski ama kendinden bir türlü vazgeçemeyen koltuğuma.
Bir sigara yaktım... Deminden beri, düşünmek istemediğim o düşünce yine yakaladı beni. Basit gibi görünen ama her düşündüğüm de, kendimi bir çıkmaz sokakta bulduğum o karanlık düşüncenin içinde buldum kendimi. Sigarayı yavaş yavaş içerken, "Hiçbir yere ait olamadığımı" düşündüm. Yüreğim kime değse, yaktıklarını ve ellerimi kime uzatsam, tutamadıklarını gördüm. Aslında kimseden bir beklentim yoktu. Çünkü ben uzun zamandan beri yalnız bir insanım, bunu bir şikayet olarak görmekten ziyade; o yalnızlığın içinde, bir ışık aramaktı niyetim... Işık mıydı sahiden? Ondan bile emin değilim.
Sonra insan bir kez daha anlıyor, hayatımda korkarak adım attığım ve kendime engeller olduğum her adımda; "Ben kimseye ait değildim." diyor içimde ki ses. Hakan Günday der ya; "Hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım, her yere aitmiş gibi davranırlar." tam olarak meselem buydu. Her yere aitmiş gibi davrandım ama en çok kendimi çürüttüm kendi dünyamda. Omuzlarıma yüklediğim ağırlığın, sorumlusu bendim aslında. İnsanların arasından kimseye çarpmadan geçerken, onların bana çarpmasına ben izin vermişim.
Bir savaşın ortasında, yıkıntıların arasında kendimi buluyorsam