Bukowski’nin hayran olduğu yazar John Fante.
Çok sevdiğim Toza Sor kitabından sonra yazarın diğer kitaplarına da merak salıp Bunker Tepesi Düşleri’ni elime aldım.
Dili ve anlatımı sade ve doğal. Bandini’nin yaşamını tüm süslemelerden uzak, sonuna kadar gerçekçi bir şekilde ele alarak anlatıyor Fante.
Yeraltı edebiyatı esintisiyle, gölgelerde yürüyen Bandini’nin hikâyesine eşlik etmek isterseniz tavsiye ederim.
“Fante was my god.” Romanın önsözünde John Fante için Charles Bukowski bu sözleri söylüyor. Bukowski’nin alter egosu olan Henry Chinaski karakterinin edebi öncülü olarak görülebilecek Arturo Bandini’yi okudukça, bu hayranlığın sebebi de daha anlaşılır hale geliyor. Bandini de tıpkı Chinaski gibi yoksulluğun, yalnızlığın, başarısızlığın ve Los Angeles’ın kenarında yaşamanın içinden konuşan bir karakter. Fakat Chinaski’nin küfür, alkol ve umursamazlıkla örttüğü yara, Bandini’de çok daha genç, çok daha açık ve çok daha utanç yüklü bir biçimde karşımıza çıkıyor. Bu nedenle romanı okurken, özellikle son yıllarda sık sık karşımıza çıkan “incel” (involuntarily celibate) kavramı ister istemez akla geliyor.
Elbette 1939 yılında yayımlanan bir romanda anlatılan Arturo Bandini karakterini, 21. yüzyılın internet alt kültürleri ve bugün incel kavramının etrafında oluşmuş amiyane tabirle kadın düşmanı bakışıyla açıklamak eksik kalır. Ama, hem de büyük bir ama, Bandini’nin kadınlar karşısındaki utancı, cinsel deneyimsizliğini bir erkeklik meselesi haline getirmesi ve arzulanma ihtiyacını kibirle, hatta kadınlara yönelttiği öfkeyle örtmeye çalışması, bu kavramla şaşırtıcı derecede güçlü bir bağ kuruyor bana göre.
Bu bağı da en açık biçimde romanın merkezindeki Camilla ile olan ilişkisinde görüyorum. Bandini, Camilla’yı çılgınlar gibi arzuluyor, fakat ona duyduğu bu arzuyu olduğu gibi yaşayabilecek kadar kendisiyle barışık değil. Camilla tarafından beğenilmeyi, seçilmeyi kendi değerinin ve erkekliğinin kanıtı gibi görüyor. Bundan emin olamadığı her anda ise arzusu kolayca aşağılamaya, hakarete ve üstünlük kurma isteğine dönüşüyor. Üstelik mesele yalnızca kadın-erkek ilişkisi de değil. İtalyan asıllı Amerikalı kökeni ve yoksulluğu nedeniyle kendisini zaten aşağıda hisseden Bandini, bu
Toza SorJohn Fante · Parantez Yayınları · 20245,9bin okunma
Hayatınızın her anında farklı alanlarda ve zamanlarda kendinizle mücadele etmek zorunda bırakılmış olsanız nasıl bir tepkime ile yaşama tutunurdunuz, işte böyle bir yaşamın orta noktasında insanın kendiyle olan çelişkileri insani olarak kurulan ilişkilerinde de kendine vücut bulacaktır. Kahramanımızın yaşamında hayatın dipdalgasının en karanlık zamanından güneşin doğduğu an da beliren anlamsız bohem duygusunun bize anlatığı çok şey var.
Sadece şunu söylemek istedim.John Fante’nin "1933 Berbat Bir Yıldı" kitabını okudum en son ve kitap bana sanki "Çavdar Tarlasında Çocuklar"ı okuyormuşum gibi hissettirdi.
Dışarıda yağmur yağıyorsa, uyku da tutmuyorsa Fante ile hasbihalin tam vaktidir.
Bahara Kadar Bekle, Bandini kitabı için daha önce bir inceleme yazmıştım #303729643 Ama fark ettim ki Bandini insanın peşini kolay bırakmıyor. Bir kitabı bitiyor, öfkesi başka kitapta devam ediyor; bir cümlesine sinir olurken başka bir sayfada kendini ona acırken buluyorsun.Seni doğrudan hayatın içine bırakıyor.Ucuz pansiyon odalarına, açlıktan midesi yanan adamlara,gururdan başka hiç birseyi olmayanların yanına ve bunu yaparken cümlelerini asla süslemiyor .Bandini’ye çoğu zaman sinir oldum.
Bazen onu sarsıp kendine getirmek istedim, bazen de cebindeki son beş sentle oturup beraber berbat bir kahve içmek… “Ne olacak senin bu halin?” diye sormak istedim, kitabın bir kısmında korkup acaba mı diye düşünüp okuyamadığım spoiler istediğim oldu ,hatta bir tokat atasım bile geldi . Sanırım onu gerçek yapan şey de bu dünyası yalnızca açlık ve sefaletten ibaret değil. Bir yanda cebinde doğru düzgün para olmayan bir adam var; diğer yanda zihninde dolaşan Friedrich Nietzsche, Immanuel Kant, Dostoyevski , Dickens… İşte tam burada Fante’nin büyüsü başlıyor bence. Çünkü Bandini açlıktan sürünürken bile zihninde hâlâ büyük bir yazar olma hayali taşıyor. Sefaletin ortasında bile edebiyata tutunuyor.
Los Angeles Yolu Ben de en çok öfke bırakan kitap oldu galiba,Çünkü burada yalnızca huzursuz ya da kibirli ergen bir karakter yok kendi ile çelişen olmak istediği yerde olamayan biri var .Özellikle hayvanlarla kurduğu ilişki bazı sayfalarda beni kitaptan bile uzaklaştırdı. Aynı hissi Şeytan Tangosu kitabında meşhur kedi sahnesinde yaşamıştım. İnsan sadece rahatsız olmuyor; karakterin içindeki çürümeyi hissediyor. İçim gittiği yerler olmuştu. Ama sonra Toza Sor geliyor insanın öfkesi yerini hüzne bırakıyor.
"Annelerin acısını bilse insan; yani etinde bir saniye hissetse, kimse kimsenin canını yakmaz. Kimse haksızlık yapmaz."
15 kısa hikayeden oluşan Yüklük kitabı bir günde bitirilebilen kitaplardan. Bazı hikayelerinde farklı teknikler de denemiş yazar. Bu ilginç bir okuma deneyimi de sunuyor. Genel olarak bu kitaptan bende kalan acı hikayeler oldu. İşkencede öldürülen çocuklar, ağlayan anneler, yasak bir aşktan dünyaya gelen bir çocuk, karantinaya alınan sığırlar gibi farklı konuları işliyor.
Özellikle kitabın ikinci bölümündeki hikayeleri daha çok sevdim çünkü bu bölümdeki hikayelerde tanıdık bazı yazarların da ismi geçmesi ve hikayeye bir şekilde karakter olarak girmesi güzel bir okuma deneyimiydi. John Fante, Vüs'at Bener, Sait Faik, Platonov ve Tina Modotti isimleri geçiyor hikayelerde. Son hikayesinde ise Feride Abla ve Sevgi abla diye bahsettiği iki kişi var fakat ben kim olduklarını bilemedim. Onların yanında Odtü'de öldürülen devrimci Ertuğrul Karakaya'dan bahsediyor.