Yüksek dozda sürpriz bozan içerir.
"İzmir... Yoğuran, kendine benzeten İzmir... Bin yıllık kaypak bir tarihin içinde suyla, denizle, ateşle, alın teriyle... Kanla, tuzla, yakamozla... Alevle, zelzeleyle, ihanetle... Her şeye rağmen içine alan ve yeniden doğuran İzmir..."
Bol diyalog, bol monolog, çokça başarılı gözlem, çokça sağlam hayat ayrıntısı, kent tarihine dair göz ardı edilen bir dizi çarpık durum, türlü dertlerden muzdarip yazarın oraya buraya çekincesiz, cesaretle serpiştirdiği bir dizi hiciv. İzmir, plansız ve yanlış yürütülen kentsel dönüşüm, göç, aidiyet, sınıfsal ayrım, yoksulluk, şehrin gettolarındaki geçim kaynakları, definecilik, midyecilik ve aile travmaları temaları etrafında şekillenen; soluk soluğa sürükleyen, sindirilmesi zaman isteyen güçlü bir metin. İsim seçimi öyle nokta atışı ki içerikle uyumu göz önüne alınınca hayran olmamak elde değil.
"Oysa tek kurtuluşu bu gömüler olan Kuşçu ailesinin genç oğlanları, kazdıkları yerlere köklerini dikerek tutunacaklardı. Şehrin bu deviniminde kök salmanın başka yolu yoktu."
"Kazarak hayatta kalmak yazgılarıydı ama denizin altını kazımakla toprağın altını kazmak aynı şey değildi. Toprağın altı aynı zamanda çürümüş insan demekti."
"Kolay kolay bir yerde huzur bulamazdı, o yüzden sürekli ev değiştirirdi. Yerini beğenmeyen çiçekler gibi hızla solardı."
Başlarda tekinsiz, tedirgin edici bir atmosferin ortasında kalakalıyoruz; kadının evinin akıbeti ne, anlatılagelen anekdot tadındaki hikâyeler metne nasıl hizmet ediyor, neden her bölüm sonunda birinin dili kesiliyor sora sora bir hal oluyoruz. İlk üç-dört bölümde hop dedim duvara tosladık galiba, ne okuma zevki veriyor ne içine alıyor, bir olmamışlık var burada. Baktım ki çözülecek gibi değil, yazarın meselesini tespit etme yoluna gideyim dedim. Yani,