Gün yeniden doğuyor.
Gökyüzü, dün yaşanan hiçbir şeyi hatırlamıyormuş gibi aynı dinginlikle aydınlanıyor. Oysa biz, dünün yüklerini bugüne taşıyoruz. Belki de hayatın bize anlatmaya çalıştığı şey tam olarak budur; zaman hiçbir an için durmaz. Ne en büyük mutluluk sonsuza kadar sürer ne de en derin acı. Her sabah evren sessizce aynı soruyu soruyor: “Bugünü nasıl yaşayacaksın?” Çünkü değişen yalnızca takvim değildir; insanın kendisi de değişir, fark etmeden. Dün bizi tüketen düşünceler bugün anlamını yitirebilir, bugün vazgeçmek üzere olduğumuz bir yol yarın en doğru seçimimize dönüşebilir. Hayat, cevaplarını aceleyle vermeyen bir yer. Bazı gerçekler ancak bekleyene görünür; tıpkı karanlığın içinden usulca yükselen ilk ışık gibi. Bu yüzden belki de yaşamak, nereye varacağını bilmeden yine de yürümeyi seçmektir. Umut da tam burada başlar: her şeye rağmen yeniden başlayabilen insanda… Güneş her sabah doğar ama aslında değişen gökyüzü değil, biziz. Ve en büyük dönüşüm, her sabah aynı göğe bakıp farklı bir insan olabilmektir.. “Gece, insana her şeyi bitmiş gibi hissettirir; sabah ise aslında her şeyin yeniden mümkün olduğunu gösterir.” #FriedrichNietzsche
Hayata Dair
Türk ordusunun en saygın değer komutanlarındandı. Kıbrıs'tan GüneyDoğu'ya görevlerde bulundu. Jandarma Genel komutanı olarak terörle mücadeleyi yönetti. TSK üstün hizmet madalyası ile ödüllendirildi. Farklı güvenlik politikalarıyla dikkat çekti. Uçağı düştü, ölümü hâlâ tartışılıyor.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Bu dünya o kadar farklı iken O kadar renkli iken bize niye kapkara...
İçimizden atamadığımız insanlar
Yıllar sonra adını duyduğunuzda hâlâ içinizde küçük bir hareket yaratan insanlar vardır. İlginç olan, bu hareketin yönünü tam olarak kestiremememizdir. Özlem gibi görünür ama özlem değildir. Öfkeye benzer ama yalnızca öfke de değildir. Bir fotoğraf, bir sokak, bir şarkı ya da bir başkasının ağzından çıkan tanıdık bir isim… Bir anlığına zihninizin yönü değişir. O kişi yeniden hayatınıza girmez. Siz de onun hayatına dönmek istemezsiniz. Buna rağmen geçmişten küçük bir parçanın yerinden oynadığını hissedersiniz. Bu durum yalnızca eski sevgililerle ilgili değildir. Bir dost, bir kardeş, bir ebeveyn ya da yıllar önce yolların ayrıldığı herhangi biri de aynı etkiyi yaratabilir. Yaşam boyunca yüzlerce insanla karşılaşır, yüzlercesinden uzaklaşırız. Büyük bölümü zamanla hafızanın arka sıralarına çekilir. Bazıları ise kalır. Üstelik sevgiyle değil; kırgınlıkla, hayal kırıklığıyla, şaşkınlıkla ya da cevapsız kalmış sorularla birlikte. Bu nedenle mesele unutamamak değildir. Asıl soru şudur: Neden bazı insanlar gittikten sonra da içimizde yaşamaya devam eder? Bu soru bizi yalnızca geçmişe değil, geçmişin içeride bıraktığı izlere de götürür. Tamamlanmayan hüküm Bu soruya verilen en bilinen yanıtlardan biri psikolog Bluma Zeigarnik’in çalışmalarında karşımıza çıkar. Zeigarnik, tamamlanmamış deneyimlerin zihinde daha kalıcı olduğunu göstermişti. İlk bakışta ikna edici görünür. Ancak hepimiz eksik kapanışlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Eğer mesele yalnızca yarım kalmak olsaydı, zihnimiz eski dostluklardan, sonuçlanmamış tartışmalardan ve yarıda kalmış ilişkilerden geçilmezdi. Oysa bazı hikâyeler yarım kalır ve unutulur. Bazıları ise yıllar sonra bile geri döner. Demek ki içeride kalan şey yalnızca sonlanmamış bir ilişkinin tortusu değildir. Geçmişin bıraktığı bir hesap da
Makale|Yazı
Yüzleşme 4
Bir ben var benden öte silemem ne kadar istesemde. Zor diyemem zor az kalır bu acının içinde. Mutluluk bir kuş olsa konmaz benim dalıma zehri iyi bilir uğramaz bu diyarlara. Pişmanlıklarla dolu bir hayat ne kadar yaşanırsa o kadar yaşayabildim sinemin kör yangınlarında. Yaktıkça daha çok yaşadım fakat yaşamak ateşin sisli dumanında boğulmak mıdır sadece? Kader deyip geçsemde gidemedim temiz bahçelere. Kirli sularda yüzdüm kimse bilmeden. İçtim acının şarabını kimselere göstermeden. Sarhoşluğum mavi denizlere fazla geldi telaşsız göllerde duruldum. Ve çok yoruldum. Her yeni güne iki farklı benle başladım. Bir herkesin gördüğü ben birde sadece benim bildiğim ben. Sahneye emin adımlarla çıkıp herkesten alkış alan oyuncu perdeler kapandığında kimdi? Asıl soru bu. Ben perdenin önündeki alkış alan beni perde gerisindeki benden daha çok oynadım. Perdeler kapandığındaki asıl ben öyle mahsunduki sesini bile çıkartamadı. Çünkü cesaretle sahneye çıkan ben mahsun beni her zaman incitecekti. Gerçeği kabullenmenin bu kadar zor olacağını bilemezdim. Aldığım alkışlardan kopamazdım. En önemlisi sahne gerisindeki mahsun beni oyuna süremezdim. Dedimya her zaman cesaret kazanır. Mahsun ben savaşacak kadar güçlü değil. Güç duyguları her zaman yener. Peşini bırakmaz kurtulamazsın gerçeklerden. Her gerçek doğru değildir fakat ya her doğruyu da gerçek taşıyamazsa insan nasıl taşısın? Bagırmak haykırmak istiyorum ben buyum ama korkuyorum. Yüreğimin can damarı çatlıyor. Kırılıyor kalbim toparlayamıyorum. Böyle yarım yaşamak beni çok yaralıyor. Tam olmak istiyorum ama bu imkansız biliyorum. Yüzüm yok savaşmaya cesaretim yok. Çünkü bu savaş tek kişilik, kazananı olmayan kaybedeni hep ben olan bir savaş..
Denizin Canavarları - Lida Turpeinen
Lida Turpeinen’in Denizin Canavarları romanı, son zamanlarda okuduğum en sıra dışı ve zihnimi fazlasıyla açan kitaplardan biri oldu. Açıkçası elime alırken klasik bir kurgu bekliyordum ama karşılaştığım şey bilimle edebiyatın, biyoloji ve coğrafyanın iç içe geçtiği, inanılmaz derecede özgün ve katmanlı bir anlatıydı. Kitap temelde üç farklı bölüme ayrılıyor ve her birinde nesli tükenme tehlikesiyle yüzleşen ya da tamamen yok olan deniz canlılarının, onların peşindeki araştırmacıların izini sürüyoruz. Beni en çok etkileyen ve yeni bilgiler öğrenmemi sağlayan kısım ise doğa bilimci Steller ve Kaptan Bering’in o zorlu keşif gezisiyle başlayan bölüm oldu; ıssız bir adada hayatta kalma mücadelesi verirken o güne kadar varlığı bilinmeyen devasa bir deniz ineğini keşfetmeleri, ardından bu canlının trajik bir şekilde avlanarak insan eliyle yok ediliş süreci ve kemiklerinin yıllar sonra bir müzede birleştirilme hikayesi gerçekten çok sarsıcıydı. Sayfalar arasında gezinirken Linnaeus’un sınıflandırma sistemlerinden Darwin tartışmalarına, imparatorluk saraylarındaki kemik koleksiyonlarından mitolojik göndermelere kadar pek çok tarihi detayla karşılaşıyorsunuz; yazar tüm bunları hiç sıkmadan, adeta şiirsel ama bir o kadar da ayakları yere basan, çok gerçekçi bir dille aktarıyor. İnsanın merak duygusuyla doğayı nasıl aydınlattığını görürken, aynı zamanda o doymak bilmez hırsıyla canlıları nasıl yok ettiğine şahit olmak, en sonunda da nesli tükenen yüzlerce hayvana sunulan o sessiz saygı duruşunu hissetmek kitaba muazzam bir derinlik katmış. Hem edebi bir lezzet sunan hem de ufkumu genişleten, bittiğinde insanda doğaya karşı derin bir saygı ve hüzün bırakan bu farklı eseri kesinlikle listenize eklemelisiniz.