“Kendini öldürmeyi. Nasıl bir his olduğunu, o an insanın aklından neler geçtiğini, sebebini bilmek istiyorum.”
Amanda başını önüne eğip ellerine baktı. “Sana ancak neler hissettiğimi söyleyebilirim. Çirkin. İğrenç. Aptal. Küçük. Değersiz. Unutulmuş. Başka seçeneğin yokmuş gibi geliyor. Yapılacak en mantıklı şey buymuş gibi... ‘Kimse beni özlemeyecek. Yokluğumun farkına varmayacaklar. Hayat devam edecek ve benim varlığımın veya yokluğumun hiçbir önemi olmayacak. Belki de hiç olmamam daha hayırlıdır,’ diye düşünüyorsun.”
“Ama devamlı böyle hissetmiyorsun herhalde. ….”
….
Yüzüme baktı. “O an gelince hiçbir şeyin önemi kalmıyor. O söylediklerinin hepsi sanki senin değil de bir başkasının hayatıymış gibi hissediyorsun. Duyduğun tek şey içindeki karanlık oluyor ve o karanlık tüm bedenini ele geçiriyor. Geride bırakacağın insanların ne hissedeceklerini, onlara ne olacağını düşünemiyorsun bile. O noktada yalnızca kendini düşünüyorsun.”
“Yalnız değilsin,” dedi. Aslında öyleyim. Sorunda bu ya zaten; hepimiz bedenlerimize ve zihinlerimizi sıkışıp kalmış yalnızlarız. Hayattaki tüm arkadaşlıklarımız yüzeysel ve gelip geçici, diyebilirdim.
Sadece yalnızlık çeken çocuklar tutkularını bütünüyle, dağılmaksızın koruyabilirler, ötekiler, duygularını başkalarıyla beraberlik atmosferinde gevezeliklerle harcarlar, yakınlıklarla köreltirler, aşk hakkında çok şey okumuşlardır, duymuşlardır ve aşkın ortak bir kader olduğunu bilirler. Onunla bir oyuncakmışçasına oynarlar, tıpkı ilk sigaralarını içen erkek çocukları gibi, onunla böbürlenirler.